|
|
YÖRÜKLERDE YÜK ÇULU
Not: Resimlerin isimleri resmi açıklamaktadırlar. (Kaynak: Kültür ve Sanat Dergisi, Kültür Bakanlığı, Haziran 76; Ersu Pekin) 1071 de Alparslan Anadolu kapılarını Türklere açtığında, Türklere has olanların yanısıra İslâmî özellikleri de birlikte getirmişti. İlk Anadolu Selçuklu eserlerinde bunları görmek mümkündür. Burada Türklere has özellikler derken, Türklerin Orta Asya'da yüzyıllardır geçirdiği deneyler ve diğer kavim ve milletlerle (özellikle Çin'le) olan ilişkileri ve alışverişleri sonucu ortaya çıkan sentezden söz etmekteyim. Bu arada unutulmaması gereken bir nokta da İran Selçuklularının yapmış olduğu çok önemli sentezdir. Selcuklular Anadolu'ya geldiklerinde bu sentezi de getiriyorlardı. Anadolu'da karşılaştıkları ise o ana kadar bilmedikleri, bambaşka bir ortamdı. Selçukluların Anadolu daki bu kültürierle güçlü bir işbirliği yaptığını söylemek oldukça güçtür. Ancak sezgi yoluyla kurulan ilişkiler sayesindedir ki, daha sonra XIII. yüzyılda Moğol istilası sonucu Anadolu'ya ikinci bir göçü oluşturan topluluklar burada kendilerine benzeyen kültürler bulmuşlardır. Bu ikinci göçte sanatçılar ve bilim adamları da göze çarpmaktaydı. Anadolu'da Türk kimliği taşıyan ve yeni olan kültür ortamını yaratmak, gençliğinde Bizansla sıkı ilişkiler içindeki bir uç beyliği olan Osmanlı İmparatorluğu'na nasib olmuştur. Osmanlı'nın yaptığı, kendi getirdikleriyle Anadolu'da varolanı en iyi bir biçimde kaynaştırması ve en iyi sentezi oluşturmasıdır. Kimliğini yitirmediği, aksine her türlü kaynaştırmayı bu kimlik üzerine oturtmayı bildiği içindir ki, bünyesindeki bütün etnik toplulukların bu kültürün oluşmasındaki payı "Türk" çerçevesinin dışına çıkamamıştır. Osmanlı nın başarısı, bu işi yalnız kültür alanında değil politik alanda da uygulanmasında olsa gerektir. Osmanlı İmparatorlugu nun sınırlarını hatırlarsak, bu kûltürün nerelere kadar uzandığını, bu konularda çalışanların araştırmalarını coğrafi sınır olarak nerelere kadar genişletebileceğini açıkca görürüz. Gerçi Türklerin tarihi ve coğrafi sınırları birbirine uymaz. Örneğin Orta Avrupa da Türkler daha önceleri de bulunmuşlar ve izlerini bırakmışlardır. Ama Osmanlı İmparatorluğu bütün bunları yeniden gözden geçimiş ve herşeyi onların üzerine kurmuştur. Çağımız Türk sanatçısı bugün iki sorun ile karşı karşıyadır. Birincisi kendi sanatlarımız ile olan bağı kopartmamağa çalışmak, ikincisi ise dünya ile olan ilişkilerini daima taze tutmağa çabalamaktır. Bugün kendi sanatlarımız olarak yaşayan tek dal halk sanatlarıdır diyebiliriz. Geleneksel halk sanatları arasında en yaygın ve zengini ise dokumacılıktır. Gerçi bugün halk sanatlarında eskisi gibi bir yaratıcılıktan söz etmek belki güçtür. Ama hiç değilse eskiyle bağlar tamamen kopmamıştır. Sanat tarihi yazıcılığı açısından da halk sanatlarımızla gerekli iliskivi kurmak tutulabilecek yolların en iyilerinden biri gibi gözükmektedir. Yörükler, yayladan kışlağa, kışlaktan yaylaya gidip - gelen, konup - göçen topluluklardır. Hayvancılıkla geçindiklerinden, hayvanlarının ihtiyacı olan taze otlak ve uygun iklim koşullarını sağlayabilmeleri için bu tür yaşayışı sürdürmektedirler. Ne var ki 20. yüzyılda artık bu yolla geçerli bir biçimde hayvancılık yapmanın, bu hayvanlardan alınan ürünün en iyi şekilde değerlendirmenin mümkün olmadığı anlaşılmış, hiç değilse yörüklerce de sezilmistir. Geleneksel yaşama biçimleri ekonomik şartların toplumsal şartları da etkileyerek değişmesiyle geçerliliklerini yitirmişlerdir. Kendi ürettiğini tüketen kapalı ekonomi sistemi, bir sanayi toplumu olmağa çalışan yurdumuzda da yok olmuştur. Şimdi insanlar, geçimlerini sağlayacak parayı kazanmak zorundadırlar. Bunun için türlü yollar aranmaktadır. Teknik imkânlardan yararlanmak en tabii hakkımızdır. Hatta bu imkânları devamlı olarak arttırmak için çaba göstermeliyiz. Bu şartlarda yörüklerin eski yöntemleriyle hayvancılık yapmaları imkânsız gibi görünüyor. Bu cümleden yörüklerin hayvancılığı terk etmeleri anlamı kesinlikle çıkamaz. Hayvancılığı daha uygun daha geçerli yöntemlerle yapmaları, elde ettikleri ürünü en son yöntemlerle işlemeleri, paıarlamaları pek âlâ denenebilecek, kanımca devletçe destektendiği zaman da başarıtı otabitecek bir yoldur. Ama bu, yörüklerin konargöçer hayata devam etmeleri demek değildir. Otomobillerin, uçakların vızır vızır işlediği bir dünyada deve kervanlarından oluşan göçler görmek olacak iş değildir. Bu, olsa olsa çalışmalarına ışık tuttuğu, kolaylık sağladığı için etnoğrafları ve folklorcuları sevindirecek bir olaydır. Daha doğrusu gerek yörükler ve gerekse biz istesek de istemesek de, ekonomik şartlar değiştiğinden, yaşama biçimleri de değişecektir. Yaşama biçimlerine bağlı olarak ortaya çıkan çeşitli ihtiyaçlar da değişecektir. Tabiidir ki bu ihtiyaçları karşılamak için bulunan yollar geçerliliklerini yitirecek ve toplumda artık iş bölümü olduğu için bu ihtiyaçlara başkalarının bulduğu yollar çözüm getirecektir. Böylece, görülüyor ki yörüklerin dokumalarını yapmalarına gerek kalmamaktadır. Eğer bu dokumaları bir pazar bulunabiliyor ve iş, dünya piyasası da göz önünde tutularak iyi organize edilebiliyorsa söyleyecek söz yok. Ama yalnızca çeyiz için kilim vb. dokunacaksa cok kısa zamanda. dokumacılığın ortadan kalkacağına hiç kimsenin şüphesi olmasın. Eğer bütün bu gerçekleri gözden uzak tutarsak, kendi sanatlarımızla bağımızı kurabilecek bu unsurları korumak yerine yok olmamalarına göz yummuş olacağız. Aksine eğer halk sanatlarına yeni fonksiyonlar verebiliyorsak, bunları yaptıklarında yaratıcısına bir yarar sağlayabiliyorsak, ona yaşamı için gerekli parayı temin edebiliyorsak, kendi sanatlarımızı yaşatmak yolunda ilk adımı atmış olacağız. Yalnız yaşatmakla kalmayıp, profesyonei bir iş haline getirdiğimizden gelişmesine de yol açmış olacağız. YÖRÜK ÇULLARIYörüklerde çul iki ayrı tür dokumanın adıdır. Bunlardan birincisi çadırı meydana getiren siyah, genellikle nakışsız dokumalardır. Cadır culları, çadırda kullanılış yerlerine göre "çadır, yan sitil, ön sitil"; gibi isimler alırlar. Dokundukları tezgah da diğer çulların dokunduklarından ayrıdır. "Çullalık" veya "çulhuluk" denen mutaf cinsi tezgahlarda dokunurlar. Konumuz olan diğer çul türü ise yörüklerce "ihram" veya "yük çulu" diye de adlandırılır. Güneybatı Anadolu'daki Anamas Yaylalarına çıkan Karakoyunlu, Karakeçili, Sarıkecili vb. asiretlerce ihram adı kullanılır. Binboğa ve Soğanlı Yaylalarındaki Aydınlı aşireti ise yük çulu demektedirler. Ayrıca gerek bu aşiretler ve gerekse bazı köy yerleşmelerinde "perde" dendiği de saptanrrıışfır. Bilindiği gibi yörükler yaşadıkları hayat nedeniyle eşyalarını ve yiyeceklerini yanlarıdda bulundurmak için çuvallar dokumaktadırlar. Bu çuvallar çadırın etrafına dizilir. Çuvalların hemen yanında, yörüklerin yatağı ve yorganından oluşan "yığıntı" veya "yük" yer alır. Yük çulu; bu çuvalların ve yükün üstüne örtülerek altlarındaki malları çeşitli etkilerden korur. Göç sırasında bütün eşya!ar develere yüklenmektedir. Burada da çul, yükün üstüne örtülür. Bunun dışında yörüklerin uyurken çula sarındıklarına da rastlanır. Anlaşılıyor ki yük çullarının en önemli fonksiyonları gerek insanları ve gerekse eşyaları türlü etkilerden korumaktır. Bunun yanısıra nakışları ve renkleri nedeniyle de dekoratif birer eleman olarak çadırı süslerler. Yük çullarının dokuma tekniği cicim ve silidir. Genellikle ayrı ayrı dokunan iki parçanın birleştirilmesinden meydana gelir. Bu parçaların her biri "şak" adını alır. Boyları değişik olmakla beraber, bir fikir vermesi bakımından, ortalama 150X230 cm. ile 170X300 cm. arasındadır diyebiliriz. KOMPOZİSYONLARIYük çullarının kompozisyonlarını iki ana bölümde incelemekte yarar vardır: 1. Orta alan : Çulun ana nakışlarının bulunduğu bölümdür. Gerek Aıiamas Yaylalarında ve gerekse Soğanlı ve Binboğa Yaylalarında derlediğimiz yük çullarının incelenmesi sonucunda orta alanlarda 5 ayrı tür düzenleme saptadık: a) Nakışlar diyagonal akslar üzerine sıralanmıştır. Çoğunlukta olan düzen budur. b) Nakışlar veya nakış gurupları dikey ve yatay akslar üıerine sıralanmıştır. c) Çul, enine bölmelere ayrılmıştır. Bu bölmelerin içinde aynı yönde uzanan akslar üzerine sıralanan nakışlar bulunur. d) Bu tür düzen "tarak" ve "çırnak" nakışlarından oluşur. Küçük olan "tarak" nakışları "çırnak"larla birleştirilerek değişik renklerle eşkenar dörtgenler meydana getirilir. Bu şekilde meydana gelen düzene Ursula ve Volker Reinhard, Saçıkaralı aşiretinde "alaylı" dendiğini saptamışlardır. [Notizen über Türkische Wobteppich, Insbesondere bei Süd und Südwest - Türkischen Nomaden / Ursula und Volker Reinhard // Baessler-Archic, Beiträge zur Völkerkunde, Band XXII, 1974 Berlin) e) "Eyer Kaşı" veya "Turna Katarı" adını alan nakışın birbirine eklenmesiyle oluşan düzen. 2. Kenarlar : Çullarda kenarları da iki gurupta incelemek gerekir : a) Sağ ve sol kenarlar: Çulun iki tarafında bulunan, bazen şakların iki tarafında bulunan bu kenarlar 6-7 cm. kalınlığında uzunlamasına bantlar halindedir. Bu kenarlar bazı yörük aşiretlerince "etlik" diye adlandırılmaktadır. Genellikle, uzama olanağı bulunan zigzag biçiminde nakışlardan oluşurlar. (Çizim 11 ) b) Üst ve alt kenarlar :Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesine bağlı Yalakköy'de yaşlı bir Avşar kadınından öğrendiğimize göre dokumanın başlanan tarafına "TUTGAL", bittiği tarafa ise "KESGEL" denirmiş. Bu kenarlardan biri püskülle sonuçlanır. Bu iki kenara "ayak" adı verilmektedir. "Etlik" e nazaran daha kalıncadır. Bazı ayaklar 30 - 40 cm. ulaşır. Baıı çullarda ayaklardan biri daha kalın olabilir. NAKIŞLAR :Yörükler nakışa, "yanış" demektedirler. Bu sözcüğün etimolojisi hakkında bir şey söylemekten özellikle kaçınıyorum. Bu, tamamen dilcilerin halledebileceği bir konudur. Çullar, genellikle bir ana nakış ve onu destekleyen bir iki nakıştan oluşur. Kenarlar da ise farklı bir iki nakış daha vardır. Ana nakış orta alanda bulunur ve iricedir. Enine bölmelere ayrılmış çul düzenlemelerinde ise bu bölmelerin içinde çok sayıda küçük nakışlar bulunur. Dokumalardaki nakışlar, dokumanın cinsine göre ayrı ayrı sınıflandırılarak toplanmalı ve çizimleri yapılmalıdır. Bunun sonucu elde edeceğimiz kabarık sayıda nakışlar birbirleriyle kıyaslanarak yeniden, ama bu kere dokuma cinsine göre değil de nakışların gerçek verilerine göre sınıflanmalıdır. Bundan sonra yapılacak iş, nakışların tarih içindeki akışını takip etmektir. Bunun çok güç bir iş olduğunu biliyorum. Ama bir takım tahminlerde bulunmak yerine bu yolun izlenmesinin daha yararlı olacağını umuyorum. Derlediğimiz çulların ve üzerlerindeki nakışların tümünün adlarını saptamak maalesef mümkün olamamıstır. Bazı nakışların adları unutulmuştıır. Bilen bir - iki yaşlı kadın varsa da biz bunlara rastlayamadık. İlerki çalışmalarda bir bütüne ulaşılabilirse, belki adını saptayamadığımız (veya belki de yanlış saptadığımız) nakışlara yeniden rastlama olanağını elde edebiliriz. TARAK:Biçim olarak 1 g de gösterilen Tarak nakışına büyük ölcüde benzemesine karsılık adı değişiktir. Bu tür nakışlara yurdumuzun hemen hemen her yerindeki atkılı dokumalarda [cicim, sili) rastlamak mümkündür: Genellikle "tarak" adını alırlar. Yörükler bu nakısa özellikle çul sofralarında yer vermişlerdir. Hatta bazı çulları tamamen bu nakısla dokumuşlardır. Nakışın "tarak" adını alması kenarlarındaki dişlerden olsa gerektir. Bitlis te Şe (tarak) adıyla derlediğimiz bir nakış iki taraflı dişlerden oluşuyordu. Nitekim bazı nakışların "Tarah dişi" (Sivas, Şarkışla da derlediğimiz bir nakış) diye belirtilmesi dikkat çekicidir. Bununla beraber her nakışta bu dişler tarak dişi olarak nitelendirilmemiştir. Sivas' ın Şarkışla kazasına bağlı köylerde derlediğimiz 1 h deki "A rabel" adlı nakışı andıran bir nakışın adı "Altı el" dir. Ayrıca aynı yerde "Üç el" diye derlediğimiz nakışın benzerini Bor Ovasında topak evlerde yaşayan Türkmenlerden aldığımız Balıklı Yastık'ta "Tarak Dişi" olarak derlemiştik. Aynı nakışı Ursula ve Volker Reinhard yukarda adı geçen makalelerinde "Tarak" adıyla kaydetmektedirler.
|
|
|