İMAN
VE İNANILMASI LÜZUMLU BİLGİLER
EF'AL-İ
MÜKELLEFİN
Ef'âl-i mükellefîn, dînimizin emirlerinden ve
yasaklarından sorumlu olan kimselerin yerine getirecekleri vazifelerin hükümlerini
belirten bir tâbirdir. Bir kimsenin her türlü davranışı bunlardan birine dahil olur.
Ef''âl-i mükellefîn, sekizdir: Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mubâh, harâm,
mekrûh ve müfsid.
1- Farz: Dînimizin, yapılmasını açıkça ve kesin olarak
emrettiği şeylere farz denir. Farzları terketmek harâmdır. İnkâr eden kâfir olur.
Dinden çıkar. Farz iki çeşittir:
Farz-ı ayın: Müslümanın bizzat
kendisinin yapması lâzım olan farzdır. Meselâ, beş vakit namaz kılmak. Ramazan
ayında oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek farz-ı ayn'dır.
Farz-ı kifâye: Müslümanlardan bir kaçının veya sadece birisinin
yapması ile, diğerlerinin sorumluluktan kurtulduğu farzlardır. Meselâ, cenâze
namazı kılmak, cihâd etmek farz-ı kifâyedir.
2- Vâcib: Yapılması farz gibi kesin olan emirlerdir. Fakat, bu
emrin delili farz kadar açık değildir. Bayram namazı kılmak, kurban kesmek, vitir
namazı, fitre vermek vâcibdir. Vâcibi terk etmek, tahrimen mekrûhtur.
3- Sünnet: Peygamber Efendimizin yapılmasını övdüğü, yâhut
devam üzere kendisinin yaptığı veyâhut yapılırken görüp de mâni olmadığı
şeylere denir. Sünnet iki çeşittir:
Sünnet-i müekkede: Peygamber Efendimizin devamlı yaptıkları, pek az
terkettikleri kuvvetli sünnetlerdir. Sabah namazının sünneti, öğlenin dört
rek'atlık ilk sünneti, akşam namazının sünneti, yatsı namazının son iki rek'at
sünneti böyledir. Ezân okumak, kâmet getirmek, cemâ'ate devam etmek, abdest alırken
misvak kullanmak müekked sünnetlerdendir.
Sünnet-i gayr-i
müekkede: Peygamber efendimizin, ibâdet
maksadı ile arasıra terkederek yaptıklarıdır. İkindi ve yatsı namazlarının dört
rek'atlık ilk sünnetleri böyledir.
4- Müstehab: Buna mendûb da denir. Sünnet-i gayr-i müekkede
hükmündedir. Peygamber Efendimizin ara sıra yaptıkları ve sevdikleri, beğendikleri
hususlardır. Yeni doğan çocuğa yedinci günü isim koymak, erkek ve kız çocuğu
için akika hayvanı kesmek, güzel giyinmek, güzel koku sürünmek müstehabtır.
Bunları yapmak sevâbdır.
5- Mubah: Yapılması emir olunmayan ve yasak da edilmeyen
şeylere mubâh denir. Ya'nî günâh veya ta'at olduğu bildirilmemiş olan işlerdir.
Yapanın niyetine göre ta'at veya günâh olurlar. Yemek, içmek, uyumak, giyinmek gibi
işler mubâhtır.
6- Harâm: Dînimizin, "yapmayınız" diye açıkça yasak
ettiği şeylerdir. Harâma, helâl diyenin ve helâle, harâm diyenin îmânı gider,
kâfir olur.
7- Mekrûh: Allahü teâlânın ve Muhammed aleyhisselâmın,
beğenmediği ve ibâdetlerin sevâbını gideren şeylerdir. Mekrûh iki çeşittir:
Tahrimen mekrûh: Harâma yakın olan mekrûhlardır. Bunları yapmak azâba
sebep olur.
Tenzihen mekrûh: Helâla yakın olan, yâhut, yapılmaması
yapılmasından daha iyi olan işlerdir.
8- Müfsid: Dînimizde, meşru olan bir işi veya başlanmış olan
bir ibâdeti bozan şeylerdir. Namazda gülmek, oruçlu iken bilerek birşey yemek ve
içmek gibi. Bu yapılan fiiller, namazı ve orucu bozarlar.
ÎMANIN
ALTI ŞARTI
ALLAHA İMAN
Her işte bir öncelik sırası vardır. Bu sıraya
dikkat edilmezse daha sonra yapılanlar faydasız olur, bir işe yaramaz. Bunun için bir
müslümanın dini bilgilerde öncelikle neyi bilmesi gerekir, dini öğrenmede öncelik
sırası nasıldır, bunu iyi bilmesi şarttır.
Dini açıdan, bu sıralama ya'nî öncelik
verilmesi, diğer işlere mukayeseyle çok daha önemlidir. Meselâ, bir kimsenin düzgün
bir îmânı, i'tikâdı yoksa bu kimsenin yaptığı bütün ibâdetlerin, iyiliklerin
hiçbir faydası olmaz.
Cenâb-ı Hak, bir insanın, önce îmân etmesini
istiyor. Tabiî ki, bu îmânın da şartlarına uygun olması lâzım. Doğru, düzgün
bir i'tikâda sahip olduktan sonra, dinin yasak ettiği şeylerden kaçınıp, dinin
emrettiği şeyleri yapmak lâzımdır.
Her müslümanın öncelikle îmânın altı
şartını bilmesi ve inanması gerekir. Bir müslüman, bu altı şarta inanıp
mânâlarını bilse îmânı tamam olur. Eskiden müslümanlar bunu Amentü adı altında
ezberler ve çocuklarına da ezberletirlerdi. Amentü şöyledir:
Âmentü billâhi vemelâiketihi ve
kütübihi ve rüsülühi vel yevmil âhiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi
teâlâ vel ba'sü ba'del mevti hakkun Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne
Muhammeden abduhü veresûlüh
Müslümanın Amentünün, bu altı
şartında bildirilen şeyler hakkında, zarûrî olarak bilinmesi gereken şeyleri de,
kısaca bilmesi lâzımdır.
Mesela, Amentünün birinci şartı, Allahın
varlığına, birliğine inanmaktır. Fakat, Cenâb-ı Hakkın mekândan münezzeh, ya'nî
mekânsız olduğunu bilmiyen bir kimse, bugün çok kimsenin yaptığı gibi, Allahü
teâlâyı gökte bilip, konuşmalarında, "Sen bu işi, ne kadar gizli yaparsan
yap, Allah seni gökte görüyor" derse veya duâ ederken, Allahın gökte
olduğunu zannedip, başını kaldırıp gökyüzüne bakarsa, küfre düşmüş, ya'nî
dinden çıkmış olur.
Eskiden, Osmanlılar zamanında, hoca efendiler
nikâh kıyarken, gençlere önce îmânın şartlarını sorarlardı. Bilmiyorlarsa
nikâhı kıymazlardı. Bunları, öğrenin gelin ondan sonra, derlerdi. Çünkü âkıl
baliğ olduğu hâlde, bunları bilmiyen kimse, dinden çıkıyor, müslüman olarak
kalamıyor.
Âmentünün birinci
şartı
Âmentüdeki, Amentü billâhi, demek,
Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inandım, îmân ettim, demektir.
Allahü teâlâ vardır ve birdir. Ortağı ve
benzeri yoktur. Mekândan münezzehtir, ya'nî bir yerde değildir. Ayrıca Allahü
teâlânın sıfatlarını da bilmek şarttır. Bu sıfatlar ikiye ayrılır. Sıfat-ı
zâtiyye, sıfat-ı sübûtiyye.
Sıfat-ı zâtiyye
1- Kıdem, Allahü teâlânın evveli yoktur.
2- Bekâ, Allahü teâlânın sonu yoktur.
3- Kıyâm bi-nefsihi, Allahü teâlâ, kimseye muhtaç değildir.
4- Muhâlefetün
lil-havâdis, Allahü teâlâ kimseye
benzemez.
5- Vahdâniyet, Allahü teâlâ birdir ortağı, benzeri yoktur.
6- Vücûd, yâni var olmasıdır.
Sıfat-ı sübûtiyye
1- Hayât, Allahü teâlâ diridir.
2- İlm, Allahü teâlâ herşeyi bilir.
3- Sem, Allahü teâlâ işitir.
4- Basar, Allahü teâlâ görür.
5- İrâde, Allahü teâlâ dileyicidir. Yalnız O'nun dilediği olur.
6- Kudret, Allahü teâlâ herşeye gücü yeter.
7- Kelâm, Allahü teâlâ söyleyicidir.
8- Tekvîn, Allahü teâlâ hâlıktır, yaratıcıdır. Her şeyi
yaratan, yoktan var eden O'dur. O'ndan başka yaratıcı yoktur.
Cenâb-ı Haktan başkası için “yarattı” demek
küfür olur. Ya'nî mecâz ma'nâda da olsa bu kelime kullanılamaz. İnsan birşey
yaratamaz. Bugün maalesef bu kelime çok yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.
MELEKLERE İMAN
Îmânın ikinci şartı,
meleklere îmândır. "Ve
melâiketihi" dir. Ya'nî, ben Allahü teâlânın meleklerine inandım, îmân
ettim, demektir.
Allahü teâlâ melekleri nûrdan yaratmıştır.
Cisimdirler. Yemezler ve içmezler. Gökten yere inerler ve yerden göğe çıkarlar. Bir
hâlden bir hâle, ya'nî her şekle girerler. Göz açıp yumacak kadar, ya'nî çok az
bir zaman içinde bile Allahü teâlâya âsî olmazlar ve insanlar gibi günâh
işlemezler. Meleklerin en üstünleri, Cebrâil, Mikâîl, İsrâfîl, Azrâîl "aleyhimüsselâm"
dır.
Meleklerde, erkeklik, dişilik olmaz. Piyasada
birçok yerde kanatlı kadına benzer resimler var. Böyle resimler, hıristiyan
hurâfeleridir. Hıristiyanlar, melekleri hâşâ Allahın kızları olarak bilirler,
böyle inanırlar. Bu şekilde inanmak, böyle resimlere hürmet edip, yukarı asmak çok
tehlikelidir. Bu resimler, ele geçtiğinde hemen yırtıp atılmalıdır.
KİTAPLARA
İMAN
Îmânın üçüncü
şartı, kitaplara îmândır.
Amentüdeki, "Ve kütübihi" ifâdesi, Allahü teâlânın kitaplarına
inandım, îmân ettim, demektir.
Kur'ân-ı kerîmde bildirilen, yüzdört kitaptır.
Yüzü küçük kitaptır. Bunlara (suhuf) denir. Ve dördü büyük kitaptır.
Bunlardan Tevrât, Mûsâ aleyhisselâma, Zebûr, Dâvüd aleyhisselâma, İncîl,
Îsâ aleyhisselâma, Kur'ân-ı kerîm, Muhammed aleyhisselâma gönderilmiştir.
Kitapların hepsini, Cebrâil "aleyhisselâm"
getirmiştir. En son, Kur'ân-ı kerîm nâzil olmuştur. Kur'ân-ı kerîm gönderilince,
diğer kitaplar neshedilmiş, ya'nî yürürlükten kaldırılmıştır. Kur'ân-ı
kerîmin gelmesi az az, âyet âyet olmuş ve yirmiüç senede tamamlanmıştır.
Kur'ân-ı kerîm, kıyâmete kadar bâkîdir. Ya'nî geçerlidir. Geçersiz olmaktan ve
tebdîl ile tahrîften ya'nî insanların değiştirmelerinden mahfûzdur. Korunmuştur.
Kur'ân-ı kerîmde eksiklik veya fazlalık olduğuna inanan dinden çıkar.
PEYGAMBERLERE İMAN
Îmânın dördüncü
şartı, Peygamberlere îmândır. Amentüdeki "Ve
rüsülihi" kelimesi, "Allahü teâlânın Peygamberlerine îmân
ettim", demektir.
Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselâm ve
sonuncusu, bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemdir. Bu
ikisinin arasında, çok peygamber gelmiş ve geçmiştir. Peygamberlerin sayısı kesin
belli değil. Kitaplarda, 124 binden fazla peygamber geldiği bildiriliyor.
Peygamberleri diğer insanlardan ayıran sadece
onlara mahsûs özellikler vardır. Peygamberler hakkında bilmemiz lâzım olan sıfatlar
ya'nî peygamberlere mahsûs olan özellikler yedidir: Sıdk, Emânet, Tebliğ, İsmet,
Fetânet, Adâlet, Emnü'l-azl.
Bunların kısaca
ma'nâları da şöyledir:
1- Sıdk: Bütün peygamberler, sözlerinde sâdıktır. Ya'nî
doğrudur.
2- Emânet: Peygamberler emânete aslâ hıyânet etmezler.
3- Tebliğ: Peygamberler, Allahü teâlânın emir ve yasaklarının
hepsini ümmetlerine bildirirler.
4- İsmet: Peygamberlerin hepsi, büyük ve küçük, bütün
günâhlardan uzaktırlar. Peygamberlikleri bildirilmeden önce de, bildirildikten sonra
da hiç günâh işlemezler. İnsanlardan, ma'sûm, günâhsız olan, yalnız
peygamberlerdir.
5- Fetânet: Bütün Peygamberler, diğer insanlardan daha
akıllıdırlar.
6- Adâlet: Peygamberler âdildirler. Kimseye haksızlık yapmazlar.
7- Emnü'l-azl: Peygamberlik görevinden alınmazlar.
ÂHIRET, KIYAMET GÜNÜNE İNANMAK
Amentünün, Ya'nî imânın beşinci şartı,
kıyâmet gününe inanmaktır.
Amentüdeki, "Vel-yevmil âhiri" ifâdesi,
"Ben, kıyâmet gününe inandım, îmân ettim" demektir. Kıyâmet
günü, kabirden kalkınca başlar, insanlar Cennete ve Cehenneme gidinceye kadar devam
eder.
Cennet ve Cehennem ve mîzân, ya'nî sevâbların
ve günâhların tartıldığı terâzî ve Sırât köprüsü, haşr ya'nî
toplanmak ve neşr ya'nî Cennete ve Cehenneme dağılmak, hep kıyâmet gününde
olacaktır.
Kabir azâbı vardır. Kabirde münker ve nekîr
adındaki iki melek suâl soracaktır.
Kabir suâlleri çok önemlidir. Bunları herkesin
bilmesi, çocuklarına da öğretmesi lâzımdır. Kabirde şu suâller sorulacaktır:
Rabbin kim? Dînin hangi dindir? Kimin
ümmetindensin? Kitâbın nedir? Kıblen neresidir? İ'tikâdda ve amelde mezhebin nedir?
Müslümanlar bu suâllere şöyle cevap verirler:
Rabbim Allah, Dînim islâm dinidir. Muhammed
aleyhisselâmın ümmetindenim. Kitâbım, Kur'ân-ı kerîmdir. Kıblem, Kâ'be-i
şerîftir. İ'tikâdda mezhebim Ehl-i sünnet vel-cemâ'attir. Amelde ise, Hanefi,
Şafi'î, Hanbeli, Mâliki mezheplerinden hangisine mensupsa, onu söyler.
Îmânı olan cevap verecek, îmânı olmıyan cevap
veremiyecektir. Doğru cevap verenlerin kabri genişliyecek, buraya Cennetten bir pencere
açılacaktır. Sabah ve akşam, Cennetteki yerlerini görüp, melekler tarafından
iyilikler yapılacak, müjdeler verilecektir.
Bu suâllere cevap veremiyenler, kabirde azâb
görecek, bağırmasını, insandan ve cinden başka her mahlûk işitecektir. Cehennemden
bir pencere açılacak, sabah akşam Cehennemdeki yerini görüp, mezarda, mahşere kadar,
acı azâblar çekecektir.
KAZÂ VE KADERE İNANMAK
Îmânın altıncı
şartı, hayır ve şerrin Allahtan
olduğuna inanmaktır.
Amentüdeki, "Ve bil-kaderi hayrihi ve
şerrihi minallahi teâlâ" demek, "Hayır ve şer, iyilik ve kötülük,
olmuş ve olacak şeylerin cümlesi, Allahü teâlânın takdîriyle, ya'nî ezelde
bilmesi ve dilemesi ve vakitleri gelince yaratması ile ve levh-i mahfûza yazmasıyla
olduğuna inandım, îmân ettim. Kalbimde, aslâ şek ve şüphe yoktur." demektir.
Bu, kazâ kadere inanmak demektir.
Kazâ, kader, ya'nî alın yazısı, bir insanın
doğumundan, ölümüne kadar, başına gelecek, işlerdir. Kazâ da, bu işlerin başa
gelmesidir.
Amentünün sonundaki, Kelime-i şehâdetin kısaca
ma'nâsı da şöyle:
"Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü
enne Muhammeden abdühü ve resûlüh" demek, "Ben şehâdet ederim ki, Allahü
teâlâdan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O'nun
kulu ve resûlüdür" demektir.
OTUZ
İKİ FARZ VE ELLİ DÖRT FARZ
Bir çocuk bâliğ olduğu zaman ve bir kâfir (Kelime-i
tevhîd) söyleyince, ya’nî, (Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah) deyince
ve bunun mânâsını bilip inanınca (Müslümân) olur. Kâfirin günâhlarının
hepsi hemen afv olur. Fakat, bunların her müslümân gibi, imkân bulunca, îmânın
altı şartını, ya’nî (Âmentü)yü ezberlemeleri ve mânâsını öğrenerek
bunlara inanmaları ve (İslâmiyyetin hepsini, ya’nî Muhammed aleyhisselâmın
söylediği emrlerin ve yasakların hepsini Allahü teâlânın bildirmiş olduğuna
inandım) demeleri lâzımdır. Dahâ sonra imkân buldukça, bütün huylardan ve
karşılaştığı işlerden farz olanları, ya’nî emr olunanları ve harâm olanları,
ya’nî yasak edilmiş olanları öğrenmesi de farzdır. Bunları öğrenmenin ve
farzları yapmanın ve harâmlardan sakınmanın farz olduğunu inkâr ederse, ya’nî
inanmazsa îmânı gider. Bu öğrendiklerinden birini beğenmezse, kabûl etmezse mürted
olur. Mürted, (Lâ ilahe illallah) demekle ve İslâmiyyetin ba’zı emrlerini
yapmakla, meselâ namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrât ve hasenât
yapmakla müslümân olmaz. Bu iyiliklerinin âhırette hiç faydasını görmez.
İnkârından, ya’nî inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişmân olması lâzımdır.
İslâm âlimleri, her müslümânın öğrenmesi,
inanması ve tâbi olması lâzım olan farzlardan otuziki ve ayrıca ellidört adedini
seçmişlerdir.
Otuziki farz
Îmânın şartı: Altı (6)
İslâmın şartı: Beş (5)
Namazın farzı: Oniki (12)
Abdestin farzı: Dört (4)
Guslün farzı: Üç (3)
Teyemmümün farzı: İki (2)
Teyemmümün farzına üç diyenler de vardır. Bu
zaman, hepsi otuzüç farz olur.
Îmâmın Şartları (6)
1- Allahü teâlânın varlığına ve
birliğine inanmak.
2- Meleklerine inanmak.
3- Allahü teâlânın indirdiği
kitâblarına inanmak.
4- Allahü teâlânın Peygamberlerine
inanmak.
5- Âhiret gününe inanmak.
6- Kadere, ya’nî hayr ve şerlerin (iyilik
ve kötülüklerin) Allahü teâlâdan olduğuna inanmak.
İslâmın Şartları
(5)
7- Kelime-i şehâdet getirmek.
8- Her gün beş kere vakti geline namaz
kılmak.
9- Malın zekâtını vermek.
10- Ramazan ayında her gün oruc tutmak.
11- Gücü yetenin ömründe bir kere hac
etmesidir.
Namazın Farzları (12)
A- Dışındaki farzları yedidir. Bunlara
şartları da denir.
12- Hadesten tahâret.
13- Necasetten tahâret.
14- Setr-i avret.
15- İstikbâl-i Kıble.
16- Vakit.
17- Niyet.
18- İftitah veya Tahrime Tekbîri.
B- İçindeki farzları beşdir. Bunlara rükn
denir.
19- Kıyâm.
20- Kırâat.
21- Rükû’.
22- Secde.
23- Ka’de-i âhire.
Abdestin Farzları (4)
24- Abdest alırken yüzü yıkamak.
25- Elleri dirsekleri ile birlikte yıkamak.
26- Başın dörtte birini mesh etmek.
27- Ayakları topukları ile birlikte
yıkamak.
Guslün Farzları (3)
28- Ağzı yıkamak (mazmaza).
29- Burnu yıkamak (istinşak).
30- Bütün bedeni yıkamak.
Teyemmümün Farzları
(2)
31- Cünüplükten veya abdestsizlikten
temizlenmek için niyet etmek.
32- İki eli temiz toprağa vurup, yüzü
mesh etmek ve tekrar iki eli temiz toprağa vurup, her iki kolu dirsekten avuca kadar
sığamak.
Ellidört farz
1- Allahü teâlânın bir olduğuna inanmak.
2- Helâl yimek ve içmek.
3- Abdest almak.
4- Beş vakit namaz kılmak.
5- Cünüblükten gusl etmek.
6- Rızkın Allahü teâlâdan olduğuna
inanmak.
7- Helâl, temiz elbise giymek.
8- Hakka tevekkül etmek.
9- Kanaat etmek.
10- Nimetlerinin mukabilinde, Allahü
teâlâya şükr etmek.
11- Kazaya râzı olmak.
12- Belâlara sabr etmek.
13- Günâhlardan tevbe etmek.
14- Allah rızâsı için ibâdet etmek.
15- Şeytanı düşman bilmek.
16- Kur’ân-ı kerîmin hükmüne râzı
olmak.
17- Ölümü hak bilmek.
18- Allahın dostlarına dost,
düşmanlarına düşman olmak.
19- Babaya ve anaya iyilik etmek.
20- Ma’rûfu emr ve münkeri nehy etmek.
21- Akrabayı ziyâret etmek.
22- Emânete hıyânet etmemek.
23- Dâima Allahü teâlâdan korkup, ferahı
(şımarıklığı ve azgınlığı) terk etmek.
24- Allaha ve Resûlüne itâat etmek.
25- Günâhdan kaçıp, ibâdetlerle meşgul
olmak.
26- Müslümân âmirlere itâat etmek.
27- Âleme, ibret nazarıyla bakmak.
28- Allahü teâlânın varlığını
tefekkür etmek.
29- Dilini, fuhşa âit kelimelerden korumak.
30- Kalbini temiz tutmak.
31- Hiçbir kimseyi maskaralığa almamak.
32- Harâma bakmamak.
33- Mü’min her hâlde, sözüne sâdık
olmak.
34- Kulağını münkerât dinlemekten
korumak.
35- İlim öğrenmek.
36- Tartı ve ölçü âletlerini, hak üzere
kullanmak.
37- Allahın azabından emin olmayıp, dâima
korkmak.
38- Müslüman fakirlere zekât vermek ve
yardım etmek.
39- Allahın rahmetinden ümid kesmemek.
40- Nefsinin isteklerine tâbi olmamak.
41- Allah rızası için yemek yidirmek.
42- Kifayet miktarı rızık kazanmak için
çalışmak.
43- Malının zekâtını, mahsûlün uşrunu
vermek.
44- Âdetli ve lohusa olan ehline yakın
olmamak.
45- Kalbini, günâhlardan temizlemek.
46- Kibrli olmaktan sakınmak.
47- Baliğ olmamış yetimin mâlını hıfz
etmek.
48- Genç oğlanlara yakın olmamak.
49- Beş vakit namazı vaktinde kılıp,
kazâya bırakmamak.
50- Zulümle, kimsenin malını yimemek.
51- Allahü teâlâya şirk koşmamak.
52- Zinâdan kaçınmak.
53- Şarabı ve alkollü içkileri içmemek.
54- Yok yere yemîn etmemek.
İMANIN GİTMESİNE SEBEP OLAN ŞEYLER
1- Bid’at sâhibi olmak. Ya’nî
i’tikâdı bozuk olmak. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği i’tikâddan çok az da
olsa ayrılan sapık veyâ kâfir olur.
2- Zayıf , şübheli olan îmân.
3- Büyük günâh işlemeğe devâm etmek.
4- Ni’met-i islâma şükrünü kesmek.
5- Âhırete îmânsız gitmekden korkmamak.
6- Haksız yere zulm etmek.
7- Sünnet üzere okunan ezân-ı
Muhammedîyi dinlememek.
8- Anaya-babaya âsî olmak.
9- Doğru olsa bile çok yemîn etmek.
10- Namazda ta’dîl-i erkânı terk
etmek.Şartlarına uygun kılmamak.
11- Namazı önemsiz sanıp öğrenmeğe ve
çoluk-çocuğa öğretmeğe önem vermemek, namaz kılanlara ma’nî olmak.
12- Alkollü içki içmek.
13- Mü’minlere eziyyet etmek.
14- Yalan yere Evliyâlık ve din bilgisi
satmak.
15- Günâhını unutmak, küçük görmek.
16- Kibirli olmak, ya’nî kendini
beğenmek.
17- Ucb, ya’nî ilim ve amelim çokdur
demek.
18- Münâfıklık, iki yüzlülük.
19- Hased etmek, din kardeşini çekememek.
20- Üstâdının,din büyüklerinin
islâmiyyete aykırı olmıyan sözünü yapmamak.
21- Bir kimseyi, tecribe etmeden iyi demek.
22- Yalanda ısrar etmek.
23- Alimlerden kaçmak, uzak kalmak.
24- Erkekler ipek giymek.
25- Gıybetde ısrar etmek.
26- Kâfir olsa da komşusuna eziyyet etmek.
27- Dünyâ işi için, çok gazâba gelmek,
sinirlenmek.
28- Fâiz alıp-vermek.
29- Sihrbazlık, büyü yapmak.
30- Müslüman ve sâlih olan mahrem
akrâbayı ziyâreti terk etmek.
31- Allahü teâlânın sevdiği kimseyi
sevmemek; islâmiyyeti bozmak istiyenleri sevmek.
32- Mü’min kardeşine kin tutmak.
33- Zinâya devâm etmek.
34- Livâtada bulunup, tevbe etmemek.
35- Ezânı, fıkh kitâblarının
bildirdiği vaktlerde ve sünnete uygun okumamak ve sünnete uygun okunan ezânı
işitince saygı ile dinlememek.
36- Haramı işliyeni görüp de, gücü
yetdiği hâlde, tatlı dil ile mani olmamak.
37- Karısının, kızının ve nasîhat
vermek hakkına sâhib olduğu kadınların haram işlemelerine ve kötülerle
görüşmesine râzı olmak.
BÜYÜK GÜNÂHLAR
Büyük günahlardan
bazıları şunlardır:
1- Haksız yere adam öldürmek.
2- Zinâ etmek.
3- Livâta etmek.
4- Şarâb ve her türlü alkollü içkileri
içmek.
5- Hırsızlık etmek.
6- Uyuşturucu kullanmak.
7- Başkasının malını cebren almak.
Ya’nî zorla almak.
8- Yalancı şâhidlik yapmak
9- Ramazan orucunu, özürsüz,
müslümanların önünde yimek.
10- Fâiz alıp-vermek.
11- Çok yemîn etmek.
12- Anne-babasına âsî olmak, karşı
gelmek.
13- Yakın, sâlih akrabayı ziyâret
etmemek.
14- Muharebede, harbi terk edip düşman
karşısından kaçmak.
15- Haksız yere yetîmin malını yimek.
16- Terâzisini ve ölçeğini hak üzere
kullanmamak.
17- Namazı vakti girmeden önce veyâ vakti
çıktıktan sonra kılmak.
18- Mü’min kardeşinin gönlünü kırmak.
Kâ’beyi yıkmakdan dahâ büyük günâhdır. Allahü teâlâyı en ziyâde inciten
küfrden sonra, kalb kırmak gibi büyük günâh yokdur.
19- Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve
sellem” söylemediği sözü söylemek ve Ona isnâd eylemek.
20- Rüşvet almak.
21- Malın zakâtını ve öşrünü
vermemek.
22- Gücü yeten kimse, günâh işleyeni
görünce, men etmemek.
23- Canlı hayvanı ateşde yakmak.
24- Kur’ân-ı azîm-ûş-şânı
öğrendikden sonra, okumasını unutmak.
25- Allahü azîm-ûş-şânın rahmetinden
ümîdini kesmek.
26- Müslümân olsun, kâfir olsun,
insanlara hıyânet etmek. Hainlik yapmak.
27- Domuz eti yemek.
28- Resûlullahın Eshâbından herhangi
birisini sevmemek ve söğmek.
29- Karnı doydukdan sonra yemeğe devâm
etmek.
30- Kadın, vazifesini özürsüz yapmamak.
31- Kadınlar, kocasından izinsiz ziyârete
gitmek.
32- Bir nâmûslu kadına, fâhişe demek.
33- Müslümanlar arasında söz taşımak.
34- Avret mahallini başkasına göstermek.
Erkeğin göbekle dizi arası, kadının, saçı, kolu, bacağı avretdir. Başkasının
avret yerine bakmak da harâmdır.
35- Besmelesiz kesilen hayvanı yimek ve
başkasına yidirmek.
36- Emânete hıyânet etmek.
37- Müslümânı gıybet etmek.
38- Hased etmek.
39- Allahü azîm-ûş-şâna şirk koşmak.
40- Yalan söylemek.
41- Kibrlilik, kendini üstün görmek.
42- Ölüm hastasının vârisden mal
kaçırması.
43- Bahîl, çok hasîs,cimri olmak.
44- Dünyâya muhabbet etmek.
45- Allahü teâlânın azâbından
korkmamak.
46- Harâm olanı, harâm i’tikâd etmemek.
47- Halâl olanı, halâl i’tikâd etmemek.
48- Falcıların falına, gaybdan haber
vermesine inanmak.
49- Dîninden dönmek, mürted olmak.
50- Özrsüz, yabancı kadınına, kızına
bakmak.
51- Kadınların dar elbise giymesi.
52- Erkeklerin kadın elbisesi giymesi.
53- Kabe-i şerifte günâh işlemek.
54- Vakti gelmeden ezân okumak ve namaz
kılmak.
55- Kanûnlara âsî olmak, karşı gelmek.
56- Hanımının anasına sövmek.
57- Ettiği iyiliği başa kakmak.
58- İpek giymek [erkekler için].
59- Câhillikde ısrar etmek. Ehl-i sünnet
i’tikâdını, farzları, harâmları ve lüzûmlu olan her bilgiyi öğrenmemek.
60- Allahü teâlâdan ve islâmiyyetin
bildirdiği ismlerden başka şey söyliyerek yemîn etmek.
61- Zaruri öğrenmesi gereken ilmden
kaçınmak.
62- Câhilliğin musîbet olduğunu
anlamamak.
63- Küçük günâhı tekrar işlemekde
ısrar etmek.
64- Bir namaz vaktini kaçıracak zemân
kadar cünüb gezmek.
65- Âdetli ve lohusa hâlinde hanımına
yakın olmak.
66- Tegannî eylemek. Ahlâksız şarkıları
söylemek, müzik, çalgı aletleri kullanmak.
67- İntihâr etmek, ya’nî kendini
öldürmek.
Müt’a nikâhı, muvakkat nikâh harâmdır.
Kadınların, kızların, başı, saçı, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları
harâm olduğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile çıkmaları da
harâmdır.
Kaba avret yerleri dar elbise ile örtülmüş
kadına, şehvetsiz de bakmak harâmdır. Yabancı kadının iç çamaşırlarına
şehvetle bakmak harâmdır. Sıkı, dar örtülmüş, kaba olmıyan avret yerlerine
şehvetle bakmak harâmdır. Şehvete, harâma sebeb olan resmleri yapmak, basmak, resm
etmek harâm olur. [Harâmlara ne olurmuş demek küfr olur].
Geçmiş evliyâya dil uzatmak, onlara câhil demek,
sözlerinden şerî’ate uymıyan mânâlar çıkarmak, öldükden sonra da kerâmet
gösterdiklerine inanmamak ve ölünce velîlikleri biter sanmak ve onların kabirleri ile
bereketlenenlere mâni’ olmak, müslümanlara sû’izan, zulüm etmek, mallarını gasb
etmek gibi ve hased, iftirâ ve yalan söylemek ve gıybet etmek gibi harâmdır.
EHL-İ SÜNNET İTİKÂDI
1- Allahü teâlânın sıfatları vardır.
2- Îmân artmaz ve azalmaz.
3- Büyük günâh işlemekle îmân gitmez.
4- Gayba îmân esâsdır.
5- Îmân konusunda kıyas olmaz.
6- Allahü teâlâ Cennetde görülecekdir.
7- Tevekkül îmânın şartıdır.
8- Ameller (İbâdetler) îmândan parça
değildir.
9- Kadere îmân, îmânın şartıdır.
10- Amelde bir mezhebe tâbi’ olmak
şartdır.
11- Eshâb-ı kirâmın ve ehl-i beytin ve
Peygamberimizin zevcelerinin hepsini sevmek şartdır.
12- Dört halîfenin üstünlükleri,
hilâfet sırasına göredir.
13- Namaz, oruc, sadaka gibi nâfile
ibâdetlerin sevâbını başkasına hediyye etmek câizdir.
14- Mi’râc; rûh ve beden olarak
yapılmışdır.
15- Evliyânın kerâmeti hakdır.
16- Şefâ’at hakdır.
17- Mest üzerine mesh câizdir.
18- Kabir suâli vardır.
19- Kabir azâbı rûh ve bedene olacaktır.
20- İnsanları ve işlerini de Allahü teâlâ
yaratır. İnsanda irâde-i cüz’iyye vardır.
21- Rızk, halâlden de olur, harâmdan da
olur.
22 - Velîlerin rûhları ile tevessül
edilir ve onların hâtırına duâ edilir.
Yaratılmışların en üstünü
MUHAMMED ALEYHİSSELÂM
Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlânın
Resûlüdür. Habîbidir. Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusudur. Babası Abdüllah,
Annesi Amine'dir. 571 senesi nisan ayının yirmisine rastlayan, Rebî'ul-evvel
ayının onikinci pazartesi gecesi, sabaha karşı, Mekke'de dünyaya geldi.
Babası, daha önce vefât etmiş idi. Altı yaşında iken annesi, sekiz yaşında iken
dedesi Abdülmuttalib vefât etti. Sonra, amcası Ebû Tâlib'in yanında
büyüdü. Yirmibeş yaşında iken, Hadîce-tül-kübrâ ile evlendi.
Kırk yaşında iken, bütün insanlara ve cinne
Peygamber olduğu bildirildi. Üç sene sonra, herkesi îmâna çağırmağa başladı.
Elliiki yaşında iken, bir gece Mekke'den Kudüs'e ve oradan göklere götürülüp
getirildi. Bu yolculuğuna Mi'râc denir. Mi'râcda, Cennetleri, Cehennemleri ve
Allahü teâlâyı gördü. Beş vakit namaz, bu gece farz oldu. 622 senesinde,
Allahü teâlânın emri ile, Mekke'den Medîne'ye gitti. Bu yolculuğuna Hicret denir.
Medine’de Mekkeli müşriklerle Bedir, Uhud ve
Hendek savaşları yapıldı. 630 senesinde Mekke’yi feth etti.
Hicrî 11, milâdi 632 senesinde,
Rebî'ul-evvel ayının onikinci pazartesi günü, öğleden evvel vefât etti. Vefât
etmiş olduğu odaya defnedildi. Vefâtında, 63 yaşında idi.
Muhammed aleyhisselâm beyâz idi. Bütün
insanların en güzeli idi. Onun güzelliğini bir kere gören, hattâ rü'yâda gören
kimsenin ömrü, lezzet ve neş'e ile geçmektedir. O, her zamanda, dünyanın her yerinde
olan ve gelecek olan her insandan, her bakımdan üstündür. Aklı, fikri, güzel
huyları, bütün organlarının kuvveti her insandan fazlaydı.
Muhammed aleyhisselâm, ümmî idi. Ya'nî
hiç mektebe gitmedi. Kimseden ders almadı. Fakat, herşeyi biliyordu. Ya'nî her neyi
düşünse, her neyi bilmek istese, Allahü teâlâ Ona bildiriyordu. Cebrâîl
aleyhisselâm adındaki melek gelip, Ona her istediğini söylüyordu.
Mübârek kalbi, güneş gibi, nûr saçıyordu.
Onun saçtığı ilim, ma'rifet nûrları, Elektro-manyetik dalgaları gibi, yerlere,
göklere, her yere saçılıyordu. Şimdi, kabrinden de yaymaktadır. Yayma kuvveti, her
an artmaktadır. Elektro-manyetik dalgaları almak için, alıcı lâzım olduğu gibi,
Onun nûrlarını almak için de, Ona inanan ve seven ve gösterdiği yolda giderek
temizlenen kalb lâzımdır.
Böyle kalbi olan insan, bu nûrları alır ve bu
da, etrâfa yayar. Böyle büyük insanlara Velî, evliyâ denir. Bu Velîyi
tanıyan, inanan ve seven kimsenin de kalbi, nûr, feyz almaya, temizlenmeye,
olgunlaşmaya başlar.
Allahü teâlâ, bedenimizi, maddemizi, yetiştirmek
için güneş enerjisini sebep kıldığı gibi, rûhlarımızı, kalblerimizi
olgunlaştırmak, insanlıkta yükseltmek için de, Muhammed aleyhisselâmın kalbini,
oradan fışkıran nûrları sebep kılmıştır. İnsanı besliyen, yapısını ve
enerjisini sağlıyan bütün besin maddeleri, güneş enerjisi, özümleme ile hâsıl
oldukları gibi, kalbe, rûha, gıdâ olan, Evliyânın sohbetleri, sözleri ve yazıları
da, hep Resûlullahın mübârek kalbinden fışkıran nûrlarla hâsıl olmuştur.
Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâm adındaki
bir melek ile, Muhammed aleyhisselâma Kur'ân-ı kerîm'i gönderdi. İnsanlara
dünyada ve âhırette lüzûmlu, faydalı olan şeyleri emir etti. Zararlı olanları
yasak etti. Bu emirlerin ve yasakların hepsine İslâm dîni veya İslâmiyyet denir.
Muhammed aleyhisselâmın her sözü doğrudur,
kıymetlidir, faydalıdır. Böyle olduğuna inanan kimseye Mü'min ve Müslüman
denir. Muhammed aleyhisselâmın sözlerinden birine inanmıyan, beğenmiyen kimse
dinden çıkar, kâfir olur.
Resûlullahı sevmek
Muhammed aleyhiselâmı sevmek herkese farzdır.
Zaten, Cenâb-ı Hakkı sevmek de buna bağlıdır. Allahü teâlânın sevgili
Peygamberini sevmedikçe, O'na uymadıkça, Allahü teâlâyı sevmek saâdeti ele
geçmez. Kur'ân-ı kerîmde meâlen, (Allahü tealâyı seviyorsanız, bana tâbi'
olunuz! Bana uyanları Allah sever!) buyuruldu. Allahü teâlâ, Habîbine böyle
demesini emir buyurmaktadır.
Saâdete kavuşmak istiyen kimse, bütün
âdetlerini, ibâdetlerini ve alış verişlerini onun gibi yapmaya çalışır! Bu
dünyada, bir kimsenin sevdiğine benzemeye çalışanlar, bu kimseye sevimli ve güzel
görünürler. Bu kimse, onları da çok sever, beğenir. Bunun gibi, sevgiliyi sevenler,
her zaman sevilir. Sevgilinin düşmanları, sevenin de düşmanları olur.
Bundan dolayı, görünen ve görünmiyen bütün
iyilikler, bütün üstünlükler, ancak o yüce Peygamberi sevmekle ele geçer.
Yükselebilmenin, ilerlemenin ölçüsü, bu sevgidir.
Allahü teâlâ, sevgili Peygamberini, insanların
en güzeli, en iyisi, en sevimlisi olarak yarattı. Her iyiliği, her güzelliği, her
üstünlüğü onda topladı. Eshâb-ı kirâmın hepsi, ona âşık idiler. Hepsinin
kalbi, onun sevgisi ile yanıyordu. Onun ay yüzünü, nûr saçan cemâlini görmeleri,
lezzetlerin en tatlısı idi. Onun sevgisi uğruna canlarını, mallarını fedâ ettiler.
Allahı seviyorum diyenlerin, Eshâb-ı kirâm gibi
olmaları lâzımdır. Seven bir kimse, sevdiğinin sevdiklerini de sever. Sevdiğinin
düşmanlarına düşman olur. Bu sevmek ve düşmanlık, bu kimsenin elinde değildir.
Kendiliğinden hâsıl olur. Bu kimse, sevmesinde ve düşmanlığında deli gibidir.
Muhammed aleyhisselâma tam ve kusûrsuz tâbi'
olabilmek için, Onu tam ve kusûrsuz sevmek lâzımdır. Tam ve olgun sevginin alâmeti
de, onun düşmanlarını düşman bilmektir. Onu beğenmeyenleri sevmemektir. Sevgiye
müdâhene, ya'nî gevşeklik sığmaz. Âşıklar, sevgililerinin divânesi olup, onlara
aykırı birşey yapamaz. Aykırı gidenlerle uyuşamaz. İki zıt şeyin sevgisi bir
kalbde, bir arada yerleşemez. Cem'i zıddeyn muhâldir. İki zıddan birini sevmek,
diğerine düşmanlığı îcâb eder.
İki cihân saâdetine ya'nî hem dünyada hem de
âhırette saâdete, rahata kavuşmak, ancak ve yalnız, dünya ve âhıretin efendisi
olan, Muhammed aleyhisselâma tâbi olmağa bağlıdır. Ona tâbi olmak için, îmân
etmek ve ahkâm-ı islâmiyyeyi öğrenmek ve yapmak lâzımdır. Kalbde doğru îmânın
bulunmasına alâmet, kâfirleri düşman bilip, onlara mahsûs olan ve kâfirlik,
dinsizlik alâmeti olan şeyleri yapmamaktır. Çünkü islâm ile küfür, birbirinin
aksidir, zıddıdır. Birinin bulunduğu yerde, diğeri bulunamaz, gider. Bunlardan
birisine kıymet vermek, diğerine hakâret ve kötülemek olur.
Kâfirlere kıymet veren, hürmet eden,
müslümanları tahkîr etmiş, alçaltmış olur. Hak teâlâ, İmrân sûresinde
kâfirlere kıymet verenlerin ve küfre tâbi olanların aldandıklarını ve pişmân
olacaklarını beyân buyurdu. Âyet-i kerîmede meâlen, (Ey benim sevgili
Peygamberime "sallallahü aleyhi ve sellem" inananlar! Eğer, kâfirlerin
sözlerine aldanıp da, Resûlümün yolundan ayrılırsanız, kendilerine müslüman
süsü veren din düşmanlarının uydurma ve yaldızlı sözlerine kapılarak,
îmânınızı çaldırırsanız, dünyada ve âhırette ziyân edersiniz) buyuruldu.
Allahü teâlâ, kâfirlerin, kendi düşmanı ve
Peygamberinin düşmanı olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın düşmanlarını
sevmek ve onlarla kaynaşmak, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine düşman
olmaya sürükler.
ALLAH SEVGİSİ
Herkes, kendi varlığını, bunun olgunlaşmasını
ve hiç yok olmadan devam etmesini ister. Kendini ve Rabbini bilen, varlığının devam
etmesinin kendi elinde olmadığını, ancak Allahü teâlânın dilemesiyle var olduğunu
bilir.
Varlıkların hepsi Allahü teâlânın kudretiyle
vardır. Hiç kimse, kendi kendini yaratıp, hayatını devam ettiremez. O hâlde,
kişinin, kendini yaratan, çeşitli ni'metler veren, yaşatan Rabbimizi sevmemesi
mümkün değildir. Eğer sevmiyorsa, kendi yaratılışını bilmediğinden,
cehâletindendir. Çünkü sevgi, ma'rifetin, (ya'nî bilmek, anlamak) meyvesidir.
Bir şey önce bilinip anlaşıldıktan sonra
sevilir. Ya'nî ma'rifet olmadan sevgi olmaz. Sevgi ma'rifete göredir. Ma'rifet ne
nisbette ise, sevgi de o nisbette olur. Rabbini bilen elbette O'nu sever. Çünkü kendini
sevenin, kendini yaratanı sevmemesi düşünülemez.
Güneşin yakıcı sıcağına mâruz kalan gölgeyi
sever. Gölgeyi seven de ister istemez, gölge veren ağaçları sever. Kâinatta ne
varsa, Allaha nisbetle, gölgenin ağaca nisbeti gibidir. Gölgenin varlığı ağacın
varlığına bağlı olduğu gibi, her şey Allahın eseri olup, hepsinin varlığı,
O'nun varlığına bağlıdır.
Herkes, kendine iyilik edeni sever. Bir zengin,
bütün mallarını birisine verse, "Bunları dilediğin gibi tasarruf et!"
dese, bu ihsânı zenginden bilmek yanlış olur. Zengini ve o malı yaratan, seni zengine
sevdiren, sana mal vermesinin zengin için hayır olduğu düşüncesini veren kimdir?
Eğer zengin, seni sevmeseydi, malı sana vermekle, dünya ve âhırette hiç bir
kazancının olmıyacağını bilseydi, sana malının zerresini verir miydi?
Şu hâlde, Cenâb-ı Allah bu sebepleri yarattı.
Demek ki insana asıl ihsânda bulunan, bu işe zengini vâsıta edendir.
Zengin, o malı sana vermekle peşin veya ilerisi
için bir menfaat düşünmüştür. Seni minnet altına almak, kendini övdürmek,
cömertlikle meşhur olmak, gönülleri kendine bağlamak, herkese kendini sevdirmek ve
saydırmak gibi peşin menfaati vardır.
Ayrıca, âhırette çok sevâb kazanmak üzere
ilerisi için yatırım yapmaktadır. Yoksa hiç kimse, malını boşu boşuna vermez, bir
maksat için verir. Maksadı sen değilsin. Sen onun maksadını yerine getirmek için bir
vâsıtasın.
Demek ki sana iyilik eden, sana değil, kendine
iyilik etmiş olur. Sonra, o verdiğinden fazlasını beklemektedir. Çünkü o, Allahın
en az bire on veya bire yedi yüz, hattâ daha fazla vereceğini biliyor. Böyle bir
ümidi olmasa sana bütün mallarını verir miydi?
İnsan, kendine faydası dokunmasa bile, iyilik
edenleri sever. Kendine zararı dokunmasa bile kötülük edenlerden de nefret eder. O
hâlde, bütün mahlûkatı yaratıp, onlara çeşitli ni'metler ihsân eden yalnız
Allahtır. Herkese iyilik eden de sevilir.
Kendine hiç bir faydası olmasa da insan, güzeli,
güzelliğinden dolayı sever. Beş duyu ile de anlaşılmıyan; fakat kalb gözü ile
görülen güzellikler de vardır. Güzel ahlâk, böyledir. İmâm-ı a'zam hazretlerini
güzel vasıflarından dolayı severiz. Demek ki güzel sevilir. Mutlak güzel, ortağı,
eşi, benzeri olmıyan, dilediğini yapan yalnız Allahtır.
İnsan benzediği şeye meyleder. Çocuk çocukla,
büyük büyükle arkadaşlık kurar. Âlim, âlimi, bir san'atkârdan daha çok sever.
İlim sahibi olan da herşeyi bilen Allahı sever. Basîret sahipleri gerçek sevgiye
lâyık olanın yalnız Allah olduğunu bildirmişlerdir.
EHL-İ
BEYTİ SEVMEK İMANDANDIR
Îmânın temeli ve en kuvvetli alâmeti, Allahü
teâlâyı sevmek ve Allahın sevmediklerini sevmemektir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Îmânın temeli ve en kuvvetli alâmeti, Allah
dostlarını sevmek ve O'nun düşmanlarına düşmanlık etmektir.)
Allahü teâlânın en çok sevdiği resûlü
Muhammed aleyhisselâmdır. O'nun da en çok sevdiği Ehl-i beyti ve Eshâbıdır.
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(İslâmın esası, bana ve Ehl-i beytime
sevgidir.)
(Size iki şey bıraktım. Allahın kitabı ve
Ehl-i beytim. Bunlara uyan, hidâyet üzere olur. Uymayan sapıtır.)
(Allah, kızım Fâtıma'ya ve onun
zürriyetinden gelenlere Cehennemi harâm kıldı.)
(Vallahi Ehl-i beytimi sevmiyenin kalbine îmân
girmez.)
Eshâb-ı kirâm "Yâ Resûlallah! Ehl-i beyt
kimlerdir?" diye sordular. O esnâda, imâm-ı Alî geldi. Mübârek paltosu altına
aldılar. Fâtımatüzzehrâ da geldi. Onu da yanına aldılar. İmâm-ı Hasen geldi. Onu
da, bir yanına, sonra gelen imâm-ı Hüseyn'i de öbür tarafına alarak,
(İşte benim Ehl-i beytim bunlardır. Yâ
Rabbî, bunlardan kötülüğü kaldır ve hepsini temiz eyle!) buyurdu.
Her namazda, (Âl-i Muhammedin) diye duâ
ettiğimiz Ehl-i beyt bunlardır.
Hazret-i Ali'nin fazîleti ile alâkalı hadîs-i
şerîflerden ba'zıları da şöyle:
(Ali'yi ancak mü'min olan sever ve ona ancak
münâfık olan buğzeder.)
(Ali'yi sevmek, ateşin odunu yaktığı gibi,
müslümanların günâhını yok eder.)
(Kızım Fâtıma'yı Ali'ye vermeyi Rabbim bana
emreyledi. Allahü teâlâ, her peygamberin sülâlesini kendinden, benim sülâlemi de
Ali'den devam ettirmiştir.)
Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde, Ehl-i beyte,
buyuruyor ki, (Allahü teâlâ sizlerden ricsi ya'nî her kusûr ve kirleri gidermek
istiyor ve sizi tâm bir tahâret ile temizlemek irâde ediyor.)
Ehl-i beyti sevmek, âhırete îmân ile gitmeğe,
son nefeste, selâmete kavuşmağa sebep olur. Ehl-i beyti sevmek, her mü'mine farzdır.
Peygamber efendimiz, bir hadîs-i şerîfte buyuruyor ki, (Ehl-i beytim, Nûh
aleyhisselâmın gemisi gibidir. Onlara tâbi olan, selâmet bulur. Geri kalan helâk
olur).
Ehl-i beytin fezâil ve kemâlâtı pek çoktur.
Saymakla bitmez. Onları anlatmaya, methetmeğe, insan gücü yetişmez. Onların
kıymetleri ve büyüklükleri, ancak âyet-i kerîme ile anlaşılmaktadır. İmâm-ı
Şâfi'î bunu ne güzel bildiriyor, diyor ki:(Ey Ehl-i beyt-i Resûl! Sizi sevmeği,
Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde emir ediyor. Namazlarında size duâ etmiyenlerin
namazlarının kabûl olmaması, kıymetinizi, yüksek derecenizi gösteriyor. Şerefiniz
ne kadar büyüktür ki, Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde sizleri selâmlıyor.)
Eshâb-ı kirâmın hepsi, Ehl-i beyti seviyordu.
Buna inanmıyanlar, ya'nî Eshâb-ı kirâmı Ehl-i beyte düşman zannedenler, âyet-i
kerîmelere ve hadîs-i şerîflere inanmamış olur. Ehl-i beytin sevgisi, Ehl-i
sünnetin sermâyesidir.
Her işte olduğu gibi, Ehl-i beyte sevgide de
aşırıya kaçmamalıdır. Meselâ, hazret-i Ali'yi, Eshâbın en üstünü bilmek,
peygamber bilmek, ilâh bilmek hürmet, saygı olmaz, Ona hakaret olur. Onu üzmüş olur.
Nitekim halifeliğinde birisi kendisine, ilâh dediğinde, çok üzülmüş, o kimseyi
cezâlandırmıştı.
ESHÂB-I KİRÂMIN ÜSTÜNLÜĞÜ
Peygamber efendimizi hayatta iken ve peygamber iken
bir ân gören, eğer âmâ ise bir ân konuşan mü'mine Sahâbî denir.
Peygamber efendimizi sevenin, O'nun Ehl-i beytini ve Eshâbını, ya'nî arkadaşlarını
da sevmesi lâzımdır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Sırât köprüsünden ayakları kaymadan
geçenler, Ehl-i beytimi ve Eshâbımı çok sevenlerdir.)
Peygamber efendimiz, Eshâbından hiçbirinin
sonradan kâfir olmıyacağını, ya'nî müslümanlıktan çıkmıyacağını, hepsinin
Cennete gideceklerini haber verdi.
Allahü teâlâ, Eshâb-ı kirâmdan râzı
olduğunu, onları sevdiğini Kur'ân-ı kerîmde bildiriyor. Allahü teâlânın
sıfatları ebedîdir, sonsuzdur. Bu bakımdan Eshâb-ı kirâmdan râzı olması da
sonsuzdur.
Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri, Peygamber efendimizin
vefâtından önce de sonra da mürted olmamış, ya'nî müslümanlığı
bırakmamıştır. Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri mürted veya münâfık olmaz. Çünkü
Allahü teâlânın bunlardan râzı olması değişmez. Münâfıklardan birkaçının,
îmânsızlıklarını sonradan açıklamaları, Eshâb-ı kirâmın sonradan mürted
olması demek değildir.
Eshâb-ı kirâmın tamamı Cennetliktir. Kur'ân-ı
kerîmde (Hepsine hüsnâyı [Cenneti] va'dettik) buyuruluyor. Bunun için
bu mübârek insanlardan bahsederken sıradan bir insandan bahseder gibi
konuşmamalıdır. Her zaman edebli, terbiyeli olmalıdır.
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Eshâbıma dil uzatmakta, Allahü teâlâdan
korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup,
kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları
sevmiyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyyet edenler,
onları gücendirenler, Allahü teâlâya eziyyet etmiş olurlar ki, bunun da muâhezesi,
ibret cezâsı gecikmez, verilir.)
Eshâb-ı kirâm, seçilmiş insanlardı.
Üstünlükleri diğer ümmetlerden çok fazlaydı. Meselâ, hazret-i Ebû Bekir,
Peygamberlerden sonra insanların en üstünü idi. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, beni bütün insanlar
arasından ayırıp seçti. Bana eshâb ve akrabâ olarak en iyi insanları seçti.
Bunlardan sonra, birçok kimse gelir ki, eshâbıma ve akrabâma dil uzatırlar. Onlara
yakışmıyan iftirâlar söyliyerek, kötülemeğe uğraşırlar. Böyle kimselerle
oturmayınız! Birlikte yiyip içmeyiniz! Bunlardan kız alıp vermeyiniz.)
(Allahın, meleklerin ve bütün insanların
la'neti, Eshâbıma kötü söz söyliyenin, üzerine olsun!)
Eshâb-ı kirâmın hepsini âdil, sâlih, evliyâ,
âlim, müctehid bilmek her müslümana lâzımdır. Kur'ân-ı kerîmde, (Allah
onlardan râzı, onlar da Allahtan râzıdır) buyuruluyor. Onlardan birini
kötülemek, bu âyet-i kerîmelere inanmamak olur.
İstisnasız bütün Eshâb-ı kirâmı sevmek ve
hiç birisine dil uzatmamak lâzımdır. Eshâbına dil uzatanları, Resûlullah efendimiz
la'netlemiştir. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Allahın, meleklerin ve bütün insanların
la'neti, Eshâbıma kötü söz söyliyenin, üzerine olsun! Kıyâmette Allah, böyle
kimselerin farzlarını da, nâfile ibâdetlerini de kabûl etmez!)
(Kıyâmette, insanların hepsinin kurtulma
ümidi vardır. Eshâbıma söğenler bunlardan müstesnâdır. Onlara Kıyâmet halkı da
la'net eder.)
GENÇLERE
SAHİP ÇIKMAK
Gençler, ana, baba ve milletin elinde bir
emânettir. Ana-baba olarak, millet olarak bu gençliğe sahip çıkmazsak emânete
hıyânet etmiş oluruz. Bu hıyânetin cezâsını dünyada da, âhırette de çekeriz.
Bir babanın, evlâdını Cehennem ateşinden
koruması, dünya ateşinden, dünyalık sıkıntılardan korumasından daha önemlidir.
Cehennem ateşinden korumak da, îmânı, farzları ve harâmları öğretmekle ve
ibâdete alıştırmakla ve dinsiz, ahlâksız arkadaşlardan korumakla olur. İslâm
ahlâkı üzere yetiştirmekle olur.
Bütün kötülüklerin başı, kötü arkadaştır.
İnsanın üç büyük düşmanı olan, nefs, şeytan ve kötü arkadaştan en
tehlikelisi, kötü arkadaştır. Bunun için her ana-baba, çocuğunu takip etmelidir.
Kimlerle arkadaşlık kuruyor, nerelere gidip geliyor, hâl ve hareketleri nasıldır,
bunları adım adım takip etmelidir.
Başı boş bırakılan çocuğu sokak yetiştirir.
Eskiden gence evde verilen bir islâm terbiyesine karşı, sokak ya'nî cemiyet, toplum
dokuz veriyordu. Şimdi tersi oldu. Çocuk, evde verilen on terbiyenin dokuzunu sokağa,
cemiyete çıktığı zaman kaybediyor.
Her âlimin, evliyânın çocuğu her zaman iyi bir
müslüman olur, denemez. Çünkü, hidâyet Allahtandır. Az sayıda da olsa, âlimin
oğlu zâlim, zâlimin oğlu âlim olabilir. Ancak herkes sebeplere yapışmak
zorundadır.
Namazında, abdestinde bir müslümanın, âkıl
bâliğ yaşına gelmiş evlâdı, Kur'ân-ı kerîm okumasını, namaz sûrelerini ve
namazın nasıl kılınacağını bilmiyorsa, bu gösterir ki, babası bunları ona
öğretmemiş. Babası elinden geleni yapmış, fakat çocuğu namaz kılmıyorsa, baba
sebeplere yapıştığı için vebâle girmez. Emânete hıyânet etmiş olmaz.
Kısacası, bizler önce üzerimize düşeni yapıyor muyuz, yapmıyor muyuz, buna
bakmamız lâzımdır.
Ba'zı ana-baba çocuklarına kıyamıyor. Meselâ,
onları sabah namazına kaldırmıyor. Bu, ana-babanın çocuğuna yapmış olduğu en
büyük kötülüktür. Çocuğunu kendi eli ile ateşe, Cehenneme atmasıdır. Ağaç
yaş iken eğilir atasözü meşhurdur. Çocuk küçükken buna alışırsa, büyüyünce
kalkması kolay olur. Alışmamış ise, daha sonra zor gelir ve böyle devam eder.
Peygamber efendimiz, (Bütün çocuklar
müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyaya gelir. Bunları, sonra anaları,
babaları hıristiyan, yahûdî ve dinsiz yapar) sözü ile müslümanlığın
yerleştirilmesinde ve yok edilmesinde en önemli işin, gençlikte olduğunu bildiriyor.
Eğer çocuğa âkıl bâliğ olduğu hâlde, bilmesi gereken îmân bilgileri
öğretilmemiş ise, bu çocuk mürted olur. Çocuklarına îmânı, islâmı öğretmeyen
analar babalar, çocuklarını müslüman olmaktan mahrûm etmiş, kâfir olmalarına
sebep olmuş olurlar. Çocukları ile birlikte, kendileri de Cehennemde bunun cezâsını,
azâbını çekerler. Namazları, oruçları ve hacca gitmeleri, kendilerini bu azâbdan
kurtaramaz.
O hâlde, her müslümanın birinci vazîfesi,
evlâdına islâmiyeti ve Kur'ân-ı kerîmi öğretmektir. Evlâd, büyük ni'mettir.
Ni'metin kıymeti bilinmezse, elden gider.
İslâm düşmanları da, bu mühim noktayı
anladıkları içindir ki, asrımızın en tehlikeli dinsizlik ocakları, (Gençliğin ele
alınması birinci hedefimizdir. Çocukları dinsiz olarak yetiştirmeliyiz) diyorlar.
Bunlar, islâmiyeti yok etmek ve Allahü teâlânın emirlerinin öğretilmesini ve
yaptırılmasını engellemek için de, (Gençlerin kafalarını yormamalıdır. Din
bilgilerini büyüyünce kendileri öğrenirler.) diyorlar. Maksatları o yaşa kadar bu
bahane ile öğrenmelerine mâni olmaktır: Daha sonra zaten çocuğun bunları
öğrenmesi zordur.
İMANIN GEÇERLİ OLABİLMESİ İÇİN
Îmân, sıfatları ile birlikte Allaha,
meleklerine, gönderdiği mukaddes kitaplarına, peygamberlerine, âhıret gününe,
kadere, hayrın ve şerrin Allahtan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanmaktır.
Îmânın sahîh, makbûl ve mu'teber olması için
gerekli şartlardan ba'zıları:
1- Îmânda sâbit
olmak: Meselâ, üç sene sonra
müslümanlıktan çıkacağım diyen, o ânda kâfir olur.
2- Havf ve recâ
arasında olmak: Ya'nî Allahü teâlânın
azâbından korkup rahmetinden ümîd kesmemek.
3- Can boğaza gelmeden
îmân etmek: Ölürken, âhıret hâllerini
gördükten sonra kâfirin îmânı mu'teber olmaz. Fakat o ânda da, müslümanın
tevbesi kabûl olur.
4- Güneş batıdan
doğmadan önce îmân etmek: Güneş
batıdan doğunca tevbe kapısı kapanır.
5- Gâibi yalnız
Allahü teâlâ bilir: Gaybı Allahtan
başkası bilemez. Bir de Allahın bildirdiği peygamber, evliyâ veya başka bir kimse de
bilebilir.
6- Îmândan bir hükmü
reddetmemek: Küfrü gerektiren şeylerden
kaçmak.
7- Dinî bir hükümde
şüphe etmemek: Meselâ acaba namaz farz
mı, kumar harâm mı diye şüphe etmemek.
8- İ'tikâdını,
inancını İslâm dininden almak: Târihçilerin,
felsefecilerin değil, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği şekilde îmân etmek
lâzımdır.
9- Hubbi fillâh, buğdi
fillâh üzere olmak: Sevgi ve buğzu
yalnız Allah için olmak. Allah düşmanlarını sevmek, onları dost edinmek, Allah
dostlarına düşman olmak küfrü gerektirir.
10- Ehl-i sünnet vel
cemâ'ate uygun i'tikâd etmek: Ehl-i
sünnet olmak için lâzım olan i'tikâdlardan ba'zıları şunlardır:
Kur'ân-ı kerîmin Kelâm-ı İlâhî olup mahlûk
[yaratık] olmadığına inanmak. Eshâb-ı kirâmın tamamını sevmek, hiçbirini
kötülememek.Cennette Allahü teâlânın görüleceğine inanmak. Ehl-i kıble'yi
tekfîr etmemek, ya'nî namaz kılan müslümana işlediği günâhlardan dolayı kâfir
dememek. İbâdet îmândan parça değildir. Günâh işliyen mü'mine kâfir denmez.
Îmân artıp eksilmez. Mi'râc rûh ve bedenle birlikte olmuştur. Tasavvufu inkâr
etmemek. Mu'cîze ve kerâmet haktır. Bugün için dört hak mezhebden birine uymak,
mezhepsiz olmamak. Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ömer'in halîfe olduğuna ve
üstünlüklerinin halîfelik sırasına göre olduğuna inanmak. Kabir ziyâreti, enbiyâ
ve evliyâdan yardım istemek câizdir. Okunan Kur'ân-ı kerîmin ve verilen sadakanın
sevâbını ölülere göndermenin câiz olduğuna, bu sevâbların ve duâların
ölülere vâsıl olarak, azâblarının azalmasına sebep olacağına inanmak. Kabir
suâli haktır. Kabir azâbı rûh ve bedene olacaktır. Sırât köprüsü vardır.
Şefâ'ata, hesâba ve mîzâna inanmak.
Bunlardan ba'zılarına inanmıyan, Ehl-i sünnetten
çıkmakla kalmaz, kâfir olur. Meselâ Mi'râcın Mescid-i aksâya kadar olan kısmını
inkâr eden kâfir olur.
Hadîs-i şerîfte, (Ümmetim 73 fırkaya
ayrılır, 72'si Cehenneme gider, yalnız bir fırkası kurtulur. Bu fırka, benim ve
Eshâbımın yolunda gidenlerdir) buyuruldu.
Bu fırkaya, Ehli- sünnet vel cemâ'at kısaca (Ehl-i
sünnet) denir. O hâlde, Cehennemden kurtulmak için her müslümanın ilk önce
Ehl-i sünnet i'tikâdını öğrenmesi, daha sonra da dinimizin emir ve yasaklarına
riâyet etmesi lâzımdır.
DÎNİN EMRİNİ HAFİFE ALMAK
Her Müslümanın dinde bilinmesi zarûrî olan
şeyleri bilmesi lâzımdır. Küfür olan şeyin çok kimse tarafından kullanılması,
bunu küfür alâmeti olmaktan çıkarmaz. Çünkü bu, bilinmesi zarûrî olan
bilgilerden olduğu için bilmemek özür değildir.
Dînimizin harâm ettiği bir yasağı veya
emrettiği bir farzı hafife alanlar, beğenmiyenler dinden çıkar. Bir misâl verecek
olursak:
İki kimse düşünelim. Birisi, alkol bağımlısı
olmuş. Hergün içiyor. Sizi gördüğünde de mahcup olarak diyor ki:
- Bu zıkkımı içmenin harâm olduğunu
biliyorum. Fakat bir türlü kurtulamıyorum, ne olur kurtulmam için bana yardımcı
olun!
Diğeri ise her zaman içmiyor. Ayda yılda bir
içiyor. Kendisine yaptığının uygun olmadığını söylediğinizde diyor ki:
- Ben her zaman içmiyorum. Ayda yılda bir
içiyorum. Bu kadarcık şarap içmek harâm olmaz!
Bu durumda, birinci kimse, ikincisinden daha çok
şarap, içki içtiği hâlde günâhkâr oluyor, dinden çıkmıyor. Ama ikinci kimse,
ara sıra içtiği hâlde, dînin açık bir emrini hafife aldığı için dinden
çıkıyor.
Gayri müslimlerin yaptıkları şeyler
Farzlarda da durum aynıdır. Meselâ bir kimse,
Ramazanda oruç tutmadığı gibi, ayrıca Müslümanların gözü önünde sokakta,
açıkça yiyip içiyorsa, dînin bir farzını hafife almış olduğundan dinden çıkar.
Ancak herhangi bir özründen dolayı hattâ nefsine zor geldiği için tutmaz, ama gizli
gizli yerse, bu günâhkâr olmuş olur; fakat dinden çıkmaz.
İnsanı dinden çıkartan önemli bir konu da,
gayrı müslimlerin ibâdet olarak yaptıklarını yapmaktır.
Gayrı müslimlerin yaptıkları şeyler iki
çeşittir:
Birincisi; dinleri ile ilgisi olmayıp, âdet
olarak yaptıkları şeyler. Meselâ, ceket, pantalon giymeleri, kravat takmaları gibi
âdet olarak yaptıkları şeylerdir.
İkincisi; dinlerinin gereği olarak
yaptıkları şeyler. Meselâ boyunlarına haç takmaları, bellerine zünnar
bağlamaları, bu kısma girer. Bunları dinlerinin gereği olarak yaptıkları için, bir
Müslüman bunları ne niyetle takarsa taksın, hattâ şaka için, Hıristiyanlarla alay
etmek için dahî olsa, dinden çıkar.
Hıristiyanların dinlerinin gereği, ibâdet
niyetiyle giydikleri şeyler de böyledir. Bunun için Hıristiyanlardan gelen şeylerin
önce aslına bakmak lâzımdır. Hıristiyanlar, bunu ne için yapıyorlar? Dinlerinin
icâbı olarak mı, yoksa âdet olarak mı? Bu önemlidir.
Küfür olan, dinden çıkmaya sebep olan şeyler
zamanla âdet hâline gelse, bir kimse, bunun küfür olduğunu bilmeden kullansa, yine
dinden çıkar.
Her Müslümanın dinde bilinmesi zarûrî olan
şeyleri bilmesi lâzımdır. Küfür olan şeyin çok kimse tarafından kullanılması,
bunu küfür alâmeti olmaktan çıkarmaz. Çünkü bu, bilinmesi zarûrî olan
bilgilerden olduğu için, bilmemek özür değildir.
BA'ZI KÜFÜR SÖZLER
Dinimizin emri gereğince, hürmet gösterilecek,
ta'zîm olunacak şeyleri tahkîr etmek; kötülenecek şeyleri, ta'zîm etmek, hürmek
göstermek küfürdür.
Meselâ, Allahü teâlânın evliyâsı, enbiyâsı,
âlimleri ve bunların sözleri, fıkh kitapları, fetvâları ta'zîm edilecek, hürmet
gösterilecek iken tahkîr edilirse, kötülenirse dinden çıkılmış olur. Ayrıca,
kâfirlerin dînî âyinlerini beğenmek, noellerini tebrik etmek ve zarûret yok iken
zünnâr kuşanmak ve küfür alâmetlerini kullanmak, bunlara, muhabbet edip, hürmet
göstermek de küfrdür.
İnsanı küfre düşüren, ya'nî kâfir yapan söz
ve işlerden ba'zıları şunlardır:
Allahü teâlâya lâyık olmıyan şey söylemek.
Meselâ, (Allah, gökten bize bakıyor) demek, yâhut bir kimse bir işi yaptığı
hâlde, (Allah biliyor ki yapmadım) demek.
Peygamberleri küçültücü şey söylemek.
Meselâ, (İlk insan Âdem peygamber vahşî idi) demek.
Melekleri küçültücü şey söylemek. Meselâ, (Senin
bakışın bana Azrâil gibi geliyor) veya (Çocuk iyi yetişmezse zebâni olur),
yâhut (Bu ibâdetin savâbını melek yazamaz) demek.
Âhırette olacak şeylerle alay etmek. Meselâ, (Ben
Cenneti istemem, Cehenneme gitmek isterim. Çünkü benim gibi olanlar oradadır) demek.
Allahü teâlânın emir ve yasaklarına, ya'nî
Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açık bildirilmiş ve islâm âlimlerinin
kitapları ile her tarafa yayılmış, inanılması zarûrî olan din bilgilerinden birine
inanmamak veya önem vermemek. Meselâ, (Ben cinleri göremediğim için inanmam) demek
veya ka'tî harâm olduğu bilinen birşeyi yiyip içerken besmele çekmek.
(Dünya böyle gelmiş böyle gider) şeklinde
inanmak. Dünya, gezegenler, gökler ve Arş ezelî değildir, sonradan yaratılmıştır,
mahlûktur. Ebedî, sonsuz değildirler, sonunda yine yok edilecektirler. Yer ve gökler
yok iken de Allahü teâlâ var idi.
Ayrıca zamanımızda çok kullanılan şu sözler
de çok tehlikelidir:
Allahü teâlâya, sanatkâr, mühendis demek.
Allah unuttu, kaderime küstüm, Allah bizi düşündüğü için göz,
kulak vermiş, Allah kuşlara kanat vermeyi ihmâl etmemiş, İlâhi şuur,
ilahî düşünce, Cenâb-ı Hakka, (İnsanoğlunun mühendisi) demek.
Îmânım gevredi, Allah bana kulum demesin, anladıysam arab olayım, Allah vahy ile
Ali'yi halîfe tâyin etti, diğerleri hakkını gasbetti ve bugünkü Kur'ân noksan
demek.
Kötü kimseye (Öküz aleyhisselâm) demek;
ağza def-i hâcet lafzı ile sövmek; Allahın özel müdâhalesi gerekir demek.
Dinsizlere şerefli kâfir demek; çalgı
aleti ile ilâhi söylemek; O, cimrilerin Allahı demek; Allah, her yerdedir
demek.
(İslâm düşüncesi, İslâm nazariyesi,
İslâm felsefesi) gibi ta'bîrleri, (İslâm dini) yerine kullanmak; özürlü
kimseler için, îmâlât hatâsı demek; birisini kötülemek gâyesiyle (Allahlık
Ali Bey) demek; namaz kılmam ama, kalbim temiz demek; kendisine Hans, Corc gibi
gayri müslim ismi ile çağırılmasını istemek; Allahın gönlüne güç
gelmesin demek; mümine, (Nûh der, peygamber demez) demek; harâm kazanç ile
sevâb için kurban kesmek; ecelin hoyrat eli gibi sözlerin çoğu küfürdür,
îmânının gitmesine, dinden çıkmasına sebep olur. Bunun için ağzımızdan çıkan
söze dikkat etmemiz lâzımdır. Rastgele söz söylememelidir.
İnsanlara mahsûs sıfatları Allahü teâlâ için
kullanmak küfür olur. "Burada ilâhi şuuru görüyoruz" demek
küfürdür. Bunun gibi, Allahü teâlâ için, "Düşünerek" veya
"Hesap ederek" yâhut "plânlıyarak" yarattı demek
küfürdür. "İslâm düşüncesi" demek de böyledir. Çünkü,
düşünmek, hesap etmek, plânlamak insanlara mahsûs şeylerdir.
Çok kimse îmânı kurtarayım derken, küfre
giriyor ve bunun için de hiç üzülmüyorlar. Her Müslümanın küfre düşürücü
söz ve hareketleri çok iyi bilmesi gerekir.
ÖNEM SIRASI
Cenâb-ı Hakkın bütün insanlardan ilk önce
istediği îmândır. Son din olan islâmiyete inanmalarıdır. Bir insanın îmânı
yoksa, islâmiyete, Muhammed aleyhisselâma inanmamış ise, insanlara ne kadar iyi,
faydalı iş yaparsa yapsın hiçbir faydası olmaz. Meselâ Edison ampulü bulmak
suretiyle, gecelerin aydınlanmasına, bütün insanların rahat etmesine vesîle oldu.
Fakat, müslüman olmadığı için bu iyiliğin âhırette kendisine hiç bir faydası
olmayacaktır.
Meselâ, insanları doyurmak, onlara ikrâmda
bulunmak çok sevaptır. Muhammed aleyhisselâma inanmamış çok zengin bir kimse,
yeryüzündeki bütün fakir ve muhtaç kimseleri doyursa, onların her türlü
ihtiyaçlarını görse, âhırette bu yaptıklarının yine hiç faydasını
görmiyecektir.
Çünkü Allahü teâlâ, bütün insanlardan, önce
îmân etmelerini istiyor. Bundan sonra diğer emir ve yasaklarına uyulmasını istiyor.
Îmân olmadıkça, diğer yapılanlar değerlendirmeye alınmayacaktır. Âhırette,
önce îmândan sorulacaktır. Eğer imânı yoksa kişi, hiç bir iyiliğinin faydasını
görmeyecektir.
İkinci olarak istenilen şey, îmânın
ya'nî inanılacak îmân bilgilerinin hakiki islâm âlimlerinin bildirdiklerine uygun
olmasıdır. Îmân, Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyor ise, bu kimsenin
yaptığı ibâdetlerin, kıldığı namazın, tuttuğu orucun, yaptığı hayır
hasenâtın hiç mi hiç kıymeti olmaz.
Çünkü Muhammed aleyhisselâma inanıp müslüman
olduktan sonra da, bu inanmanın, i'tikâdın, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi
olması lâzımdır. Ya'nî onların bildirdiği esaslar dahilinde olmalıdır. Rastgele
bir îmân da makbûl değildir.
Her bid'at sâhibinin, türedi reformcuların ve
doğru yoldan kayarak dalâlete düşerek, Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden
çıkardıklarını iddia ettikleri bozuk fikirleri geçerli değildir. Cehenneme
gideceği hadîs-i şerîfle bildirilen 72 bozuk fırkanın hepsi bozuk fikirlerini
Kur'ân-ı kerîmden, hadîs-i şerîflerden çıkardıklarını iddia etmişlerdir.
Îmânın, i'tikâdın bozukluğu o kadar büyük
bir günâh, o kadar büyük suç ki, ibâdetleri yapmamanın, harâm işlemenin günâhı
ile mukayese bile edilemez. Deniz yanında damla bile değildir. Bunun için îmânın
düzgün olmasına çok önem vermeliyiz.
Düzgün bir îmândan sonra, herkese lâzım olan
şey, dinin emir ve yasaklarını öğrenmektir.
Bütün işlerimizi, öğrendiklerimize uygun
yapmaktır. İlk önce öğrenilecek ve yapılacak en önemli ibâdet de namazdır. Âhırette
îmândan sonra, namazdan sorulacaktır. Namaz dinin direğidir. Direk olmaz ise bina
ayakta kalamaz, eninde sonunda yıkılır. Namaz kılmıyanın diğer ibâdetleri kabûl
olmaz, ya'nî va'dedilen o büyük sevâba kavuşamaz. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki,
(Kıyâmet günü, îmândan sonra, ilk suâl
namazdan olacaktır.)
(Allahü teâlâ buyuracak ki, ey kulum, namaz
hesâbının altından kalkarsan, kurtuluş senindir. Öteki hesapları
kolaylaştırırım!)
(Namaz dînin direğidir. Namaz kılan, dînini
doğrultmuş olur. Namaz kılmıyan, dînini yıkmış olur.)
İ'tikâdı düzeltmeden önce dinin emir ve
yasaklarını öğrenmenin hiç faydası olmaz. Bu ikisi birlikte düzelmedikçe de,
ibâdetlerin faydası olmaz. Bu üçü birlikte yapılmadıkça, kalb temizlenmez. Din, bu
üç esas üzerine kurulmuştur.
DÎNİ YIKMADA SİNSİ FAALİYETLER
Dinimiz âlime çok önem vermiştir. Âyet-i
kerîmede, (Âlimlerden sorun) buyuruldu.
Hadîs-i şerîfte de, (Âlimler, kurtuluş
yolunu gösteren birer kılavuzdur) buyuruldu.
Bilindiği gibi, dinimizde kaynak dörttür:
Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler, icmâ ve kıyâs. Dördüncü kaynak, olan
kıyâstan mezhebler çıkmıştır. Müctehid âlimler, ömürlerini bu uğurda
harcayarak, dinin açık olmayan emirlerini açıklamışlar, müslümanları bu ağır
yükten kurtarmışlardır.
Dinde müctehid olmayanın, Kur'ân-ı kerîmden,
hadîs-i şerîflerden hüküm çıkarması mümkün değildir. Bugün ictihâd
yapabilecek derecede âlim de kalmamıştır. Alimler, hicri 4. asırdan itibaren ictihâd
edebilecek kimsenin olmadığında ittifak etmişlerdir. Ya'nî bugün dinimizi tam,
eksiksiz olarak öğrenmek, yaşamak istiyen, mutlaka dört mezhebden birine tâbi olmak
mecburiyetindedir.
İslâmiyetin 14 asırdır, bozulmadan,
değiştirilmeden bize ulaşmasını sağlayan mezhebler ve âlimlerdir. Bundan sonra da
din, bozulmadan ancak bu yol ile devam ettirilebilir. Bu ana caddeden ayrılanların
îmânlarını muhafaza etmeleri çok zordur. Çünkü, mezhebsizlik, dinsizliğe
köprüdür.
Bu inceliği asırlar sonra da olsa din
düşmanları keşfettiler. Kaba kuvvet ile bir yere varamıyacaklarını idrak ettiler. Önce,
islâmiyeti kalblere nakşeden, islâmiyeti sevdirerek yayan tasavvufu, ba'zı
tarikatları el altından bozdular. Buralara müslüman kılığındaki kendi
adamlarını yerleştirdiler. Sonra da, islâmiyeti yıkmada en büyük engel gördükleri
mezhebleri ve âlimleri hedef seçtiler. Bu kaleyi yıkmadıkça neticeye
varamıyacaklarını çok iyi anladılar. Bunun için de, bütün güçleri ile âlimlere,
mezheblere hücum ettiler.
Çünkü, onlar da biliyorlar ki, bu kale
yıkılınca kaynak olarak arkasından hadîs-i şerîfler gelecektir. Artık bu sahada
daha rahat hareket etme imkânı elde etmiş olacaklar. Şöyle ki; dini içeriden yıkma
çalışmalarına, engel olan bir hadîs-i şerîf gördüklerinde, hemen mevdû, uydurma
hadîs, karalamasına girmektedirler. Böylece, bu uydurma, bunun aslı yok derken
hadîs-i şerîflerin dörtte üçününü bertaraf etmektedirler.
Eğer bir hadîs-i şerîf, bütün hadîs
kitaplarında varsa, ya'nî buna mevdû, uydurma diyemiyorlarsa, o zaman hemen taktik
değiştiriyorlar. Kendilerine göre, bir kaide ortaya çıkartıyorlar. Diyorlar ki,
hadîs, Kur'âna ters olamaz. Sonra da, Kur'ân-ı kerîme istedikleri şekilde mânâ
verip, hadîs-i şerîfin âyete ters düştüğünü dolayısıyle, bununla amel
edilemeyeceğini söylüyorlar.
Bu şekilde, kendi sapık düşüncelerine ters olan
bütün hadîs-i şerîfleri bertaraf etmiş oluyorlar. Sadece Kur'ân-ı kerîm kalıyor
geriye. Zaten Kur'ân-ı kerîme de istedikleri gibi mânâ vermektedirler. Hattâ daha da
ileri gidip, Kur'ân-ı kerîmde, eksiklik, fazlalık olduğunu çekinmeden
söyleyebilmektedirler. Böylece bunların esas gâyelerinin dini ortadan kaldırmak
olduğu açık şekilde anlaşılmış olmaktadır.
Bugünkü hıristiyanların, Cennete gideceği,
kadınların örtünmesinin farz olmadığı, reenkarnasyon vs. gibi safsatalar hep bu
çalışmanın ürünüdür. Maalesef, din düşmanları bu çalışmalarında hayli yol
almışlardır. Bugün herkes, eline geçirdiği bir meâlden dinini öğrenmeye
çalışıyor. Câmilerimizde bile devamlı meâl okunması tavsiye edilmekte,
(Kitabımızda ne yazıyor bunu öğrenmeden müslümanlık olur mu) gibi câhilce
suçlayıcı ifadelerle müslümanlar, zoraki olarak meâl okumaya zorlanmaktadır.
Böylece farkında olmadan din düşmanlarının tuzağına düşülmektedir.
DÎNİMİZİ NEREDEN ÖĞRENECEĞİZ?
Fıkıh, tefsîr, hadîs ilimlerinde ve tasavvuf
ilminde çok derin bir âlim olan, yüzden fazla kıymetli kitap yazmış bulunan Abdülganî
Nablüsî hazretleri, bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
Fıkıh bilgilerini derin âlimler, Kur'ân-ı
kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkarmışlardır. Bunun için din bilgileri ancak
fıkıh kitaplarından öğrenilir. Müctehid olmıyanların tefsîrden fıkıh bilgisi
öğrenmesi imkânsızdır. Cehenneme gidecekleri hadîs-i şerîfte bildirilen "Yetmiş
iki sapık fırka" âlimleri, Kur'ân-ı kerîmden yanlış mânâ
çıkardıkları için sapıttılar. Âlimler sapıtınca, âlim olmıyanların tefsîr
okuması felâket olur. Kur'ân-ı kerîmin hakîkî mânâsını öğrenmek istiyen,
Ehl-i sünnet âlimlerinin kelâm, fıkıh ve ahlâk kitaplarını okuması lâzımdır.
Fıkıh ilmi, insanların yapması ve
yapmaması lâzım olan işleri bildirir. Fıkıh bilgileri, (Kitap), (Sünnet), (İcmâ')
ve (Kıyâs)tan çıkarılır. Dînin hükümlerini bilen müctehid âlimlere (Fakîh) denir.
Bir kimse Kur'ân-ı kerîmi, ihtiyaç miktarı
ezberledikten sonra, fıkıhla meşgûl olmalıdır! Çünkü, Kur'ân-ı kerîmi
ezberlemek farz-ı kifâye, fıkhın kendine lâzım olan miktarını öğrenmek ise
farz-ı ayndır.
Dinimiz fıkıh ilmine çok önem vermiştir.
Nitekim, hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(İbâdetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek
ve öğretmektir.)
Îmân, i'tikâd bilgilerini anlatan geniş ve derin
ilme ise, (İlm-i kelâm) denir. Kelâm ilmi âlimleri, çok büyük insanlardır ve
kelâm kitapları pek çoktur. Bu kitaplara, (Akâid kitabı) da denir.
Amel edilecek, ya'nî kalb ile ve beden ile
yapılacak ve sakınılacak şeylere, (Ahkâm-ı şer'ıyye) denir. Beden ile
yapılacak ahkâm-ı şer'ıyyeyi bildiren ilme (İlm-i fıkıh) denir.
Dört mezhebin kelâm kitapları aynı olup, fıkıh
kitapları başka başkadır. Halk için yazılmış olan ve herkesin bilmesi ve yapması
gereken kelâm, ahlâk ve fıkıh bilgilerini kısaca ve açıkça anlatan kitaplara (İlm-i
hâl) kitapları denir. Her müslümanın, evinde mutlaka mu'teber ilmihâl kitabı
bulundurması, dinini ilmihâl kitabından öğrenmesi lâzımdır.
İlmihâl kitabını alırken de rastgele almayıp,
dînini bilen, seven ve kayıran mübârek insanların ilmihâl kitaplarını alıp,
çoluğuna ve çocuğuna öğretmek her müslümanın birinci vazîfesidir. Kendilerine
din adamı ismini ve süsünü veren câhil ve sapık kimselerin sözlerinden ve
yazılarından din öğrenmeğe kalkışmak, kendini Cehenneme atmaktır.
Allahü teâlâ, kendisine tâbi' olunması için,
Resûlüne ve âlimlere tâbi' olunmasını istiyor.
Hadîs-i şerîflerde de buyuruldu ki:
(Âlimlere tâbi' olun!)
(Âlimler rehberdir.)
Bu vesîkalardan anlaşıldığı gibi, din ancak,
bu âlimlerin kelâm, fıkıh ve ahlâk kitaplarından ve bu ilimlerin biraraya
getirildiği, toplandığı ilmihâl kitaplarından öğrenilir.
Binlerce İslâm âlimlerinin kitaplarından
derlenen, bilinmesi zarûrî kelâm, fıkıh ve ahlâk bilgilerini ihtiva eden, (Seâdet-i
Ebediyye) isimli ilmihâl kitabını önemli tavsiye ederiz..
DÎNİN TEMELİ FIKIH İLMİDİR!
Dinin hükümlerini bildiren ilme "Fıkıh
ilmi" adı verilir. Fıkıh bilgilerini bilen kimseye ise "Fakîh" denir.
Fıkıh ilmi, insanların yapması ve yapmaması lâzım olan işleri bildirir.
Fıkıh bilgileri, Kur'ân-ı kerîmden, hadîs-i
şerîflerden, icmâ'-ı ümmetten ve kıyâstan meydana gelmektedir. İcmâ', Eshâb-ı
kirâmın ve Tabiînin söz birliği demektir.
Fıkıh bilgisinin bu dört kaynağına "Edille-i
şer'ıyye" denir. Fıkıh ilmini kuran, ilk yapan, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe
hazretleridir.
Fıkıh ilmi, dört büyük kısma ayrılır:
Fıkhın ibâdet kısmını kısaca öğrenmek her
müslümana farzdır. Evlenme, boşanma ve alış-veriş kısımlarını öğrenmek
farz-ı kifâyedir. Ya'nî, başına gelenlerin öğrenmesi farz olur. Meselâ, evlenecek
olan kimsenin evlenmeden önce, evlilik bilgilerini öğrenmesi farz olur.
Fıkıh ilmi çok kıymetli bir ilimdir. Fıkıh
bilgisi okumak, geceleri nâfile namaz kılmaktan daha sevâbdır.
Şu hadîs-i şerîfler, fıkıh ilminin şerefini
göstermeğe kâfîdir:
(Allahü teâlâ bir kuluna iyilik etmek isterse,
onu dinde fakîh yapar.)
(Herşeyin dayandığı bir direk vardır. Dînin
temel direği, fıkıh bilgisidir.)
(İbâdetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkıh
öğrenmek ve öğretmektir.)
Fıkıh ilmi Peygamber efendimizden beri vardı.
Ancak, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretleri fıkıh bilgilerini toplayarak,
kısımlara, kollara ayırdı ve usûller, metotlar koydu. Ayrıca Resûlullahın ve
Eshâb-ı kirâmın bildirdiği i'tikâd, îmân bilgilerini de topladı ve yüzlerce
talebesine bildirdi.
İmâm-ı a'zam hazretleri, usûller, metotlar
koyarken, hüküm bildirirken dört kaynağı esas alıyordu. Yâ'nî, Kur'ân-ı kerîmde
açıkça bildirilmiş ise, ona göre hüküm veriyordu. Açıkça bildirilmemiş ise,
hadîs-i şerîflerde o husûs açıkça bildirilmiş midir buna bakıyordu. Burada da
yoksa, bu konuda icma' ya'nî Eshâb-ı kirâmın söz birliği var mı buna bakıyordu.
Burada da yoksa, kıyâs yapıyordu. İctihâd ediyordu.
Ya'nî bilinmiyen mes'eleyi bilinen mes'eleye
benzeterek hüküm veriyordu. Meselâ, önceleri içki olarak sadece şarap vardı. Daha
sonra başka içkiler de yapıldı. Sonraki içkiler, şarap ile mukayese edilerek,
bunların da harâm olduğuna dâir ictihâd edildi.
Peygamber efendimiz zamanında da ictihâd
yapılıyordu. Eshâb-ı kirâmdan birinin ayrı ictihâdı olurdu. Fakat bu ahkâm,
Peygamberimiz zamanında hatâlı ve şüpheli olamazdı. Çünkü, yanlış olan
ictihâdlar, Allahü teâlâ tarafından, Cebrâil aleyhisselâm vasıtasıyla hemen
düzeltilir, hak ile bâtıl birbirinden hemen ayırılırdı.
Peygamberimizin âhırete teşrîfinden sonra
meydana çıkarılan ahkâm ise böyle olmayıp, doğru ile yanlış ictihâdlar
karışık kaldı. Allahü teâlâ ictihâd yapma yetkisi olan kimselerin
ictihâdlarının hepsini doğru kabûl etti. Hadîs-i şerîfte böyle ictihâdların
rahmet olduğu bildirildi. Aradaki fark doğruyu isâbet ettirene on sevap, diğerlerine
bir sevap verilmesiydi. Neticede ikisine de uyan sevap kazanıyordu. Eğer farklı
ictihâdlar olmasaydı, müslümanlar büyük sıkıntıya düşerlerdi. Bunun için
mezhepler büyük rahmet oldu.
Bütün bunlardan şu netice çıkıyor ki, dinimizi
doğru olarak ancak fıkıh, ilmihâl kitaplarından öğrenebiliriz.
BİR MEZHEBE UYMAK ŞART MIDIR?
Bir kimsenin bir mezhebe uyması demek, o kişinin
şöyle düşünmesi demektir: "Benim, dinimin emir ve yasaklarını dinin dört
kaynağından çıkartmam mümkün değildir. (Meselâ, Hanefî mezhebinde olan bir kimse)
Ben İmâm-ı a'zam hazretlerinin ilminin üstünlüğüne inanıyorum. O'nun bildirdiği
bütün hükümlerin, Kur'ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun olduğuna itimat
ediyorum. Bunun için de İmâm-ı a'zam hazretlerini kendime rehber ediniyorum, dinde ne
bildirdiyse doğru kabûl ediyorum."
Zaten ibâdetlerini, i'tikâdını belli bir mezhebe
göre yapmıyanın îmânını muhafaza etmesi çok zordur. Uçurumun hemen kenarındaki
insan gibidir. En ufak bir rüzgârla kendini uçurumun dibinde bulur. Çünkü, kişinin
kendi başına dinin bütün emir ve yasaklarını Kur'ân-ı kerîmden çıkartması
mümkün değildir.
Bunun için âkıl ve bâlig olan müslüman
evlâdının, önce "Kelime-i şehâdet" söylemesi ve bunun mânâsını
öğrenip, inanması lâzımdır. Sonra da Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında
yazılı olan i'tikâd, ya'nî îmân edilmesi lâzım olan bilgileri öğrenip, bunlara
inanması lâzımdır.
Sonra da, Ehl-i sünnetin dört mezhebinden birinin
kitaplarında yazılı olan fıkıh bilgilerini, ya'nî islâmın beş şartını ve
helâl, harâm olan şeyleri öğrenmesi, bunlara inanması ve uygun yaşaması
lâzımdır.
Bunları öğrenmek ve uymak lâzım olduğuna
inanmıyan, önem vermiyen "mürted" olur. Ya'nî Kelime-i şehâdet getirerek
müslüman olduktan sonra, tekrar kâfir olur.
Dört mezhebin i'tikâdı birbirinin aynıdır.
Dört mezhebden birinin îmân ve fıkıh bilgilerine tâbi olan, uyan bir müslümana "Ehl-i
sünnet" veya "Sünnî" denir.
Dört mezhebin, Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i
şerîflerde açıkça bildirilmiş olan emir ve yasaklara uymakta, zaten hiç
ayrılıkları yoktur. Yalnız, açıkça bildirilmiyenleri anlamakta ayrılmışlardır.
Şöyle bir benzetme yapacak olursak, hacıların,
birinin hava yolu ile, diğerinin kara yolu ile, bir diğerinin de deniz yolu ile Kâ'be-i
şerîfe götürülmesi gibidir. Neticede her biri aynı yere gitmektedir ve hedef
aynıdır. Hepsi aynı yerde buluşmaktadır. Ayrılık şekildedir. Aslında ayrılık
yoktur. Biri Kâ'beye diğerleri başka yere gitmemektedir.
Bu kadarcık ayrılıklar da, Allahü teâlânın
müslümanlara rahmetidir. Sağlıkları, çalıştıkları ve yaşadıkları yerler
başka başka olan insanlara, hangi mezhebe uymak kolay gelirse, onun "Fıkıh"
kitaplarına göre ibâdet ederler.
Tek bir mezheb olsaydı, herkes buna uymağa mecbur
olurdu. Bu da, çok kimseye güç gelirdi. Hattâ imkânsız olurdu. Dört mezhebin
herhangi birine uyan müslümanlar, birbirlerini kardeş bilirler. Bunların tarih
boyunca, dövüştükleri hiç görülmemiştir. Mezhebcilik yapmazlar. Ya'nî diğer üç
mezhebi kötülemezler. Dördünün de Cennete götüren yol olduğuna inanırlar.
Bu dört mezhebin müctehidleri imâm-ı a'zam
hazretlerinin, talebeleri, çocukları gibidir. Hepsinin üstâdı O'dur. İmâm-ı a'zam
Ebû Hanîfe, hergün sabah namazını câmide kılıp, öğleye kadar suâllere cevap
verirdi. Öğleden önce, oturduğu yerde Kaylûle yapardı. Güneş zevâle, tepeye
yaklaşınca kaylûle yapmak, ya'nî biraz uyumak sünnettir.
Öğle namazından sonra, yatsıya kadar, talebeye
ilim öğretirdi. Yatsıdan sonra evine gelip, biraz dinlenir, sonra câmiye gider, sabah
namazına kadar ibâdet ederdi. Bu hâli, sözlerine güvenilir birçok kıymetli kimse
haber vermiştir.
----------------------------------------------------------------------------------------------- |